Amerika ABD-AB

Published on Haziran 18th, 2015 | by uagundem

0

AVRUPA ORTAK SAVUNMA VE GÜVENLİĞİNDE AMERİKA’NIN TUTUMU

Avrupa bütünleşmesiyle ilgili düşünceler her ne kadar Ortaçağa kadar götürülebilse de, bu çalışmada özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem konu alınacaktır. Aslında Avrupa’da entegrasyon fikri İkinci Dünya Savaşı’nın oluşturduğu yıkım sonrasında ortaya çıkan tehditlerin bir sonucu olarak somutlaşır ve Avrupa’da çatışmalardan ve bunların yaratacağı tahribattan kaçınma, Avrupa entegrasyonunun temel çıkış noktası olarak kabul edilir.

         İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ülkeleri önemli ölçüde güç kaybetmiş, Almanya ikiye bölünmüş, Fransa, İngiltere, İtalya, ekonomik, fiziksel ve siyasi anlamda büyük tahribat yaşamıştır.

ABD ve SSCB’nin Avrupa güvenliği üzerinde baskın bir rol üstlenmeye başlaması, Batı Avrupa Devletleri’nde kaybolan uluslararası etkinliklerini tekrar geri kazanma düşüncesinin filizlenmesine yol açmıştır. Bu düşünce paralelinde Batı Avrupa Devletleri, üye devletlerin egemenliklerini paylaştıkları uluslar üstü bir topluluk kurmayı amaç edinmişlerdir.[1]

Batı Avrupa ülkeleri arasında Sovyet yayılmasını engellemek amacıyla yapılan ilk ortaklık teşebbüsü 4 Mart 1947’de İngiltere ve Fransa arasında imzalanan Dunkirk Antlaşmasıdır. Bu anlaşma, Avrupa savunma örgütünün temelini oluşturacak bir örgüt fikrinin gelişmesine yol açarken, aynı zamanda Alman askeri gücünün yeniden canlanması ve Sovyetler ile çatışma tehlikesinin önlenmesini sağlamayı amaçlamıştır. Dunkirk Antlaşmasından tam bir yıl sonra Mart 1948’de İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında bu anlaşmayı genişleten Brüksel Antlaşması imzalanmıştır.[2]1948 Brüksel Anlaşması aynı zamanda 1954 Paris Anlaşmasında kurulacak olan Batı Avrupa Birliğinin (BAB) de temelini oluşturmuştur.

         Savaş sanayinin ham maddesi olan demir ve çelik endüstrileri entegrasyon için seçilen ilk sektördür. Avrupa’da kömür ve çelik üretimi alanında bir üst otorite olarak Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun (AKÇT), 9 Mayıs 1950 tarihli Schuman Planı doğrultusunda, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Almanya ve İtalya arasında başarıyla kurulmasının ardından 1950’lerin başında dikkatler dış politika, güvenlik ve savunma politikaları üzerinde yoğunlaşmıştır.[3]

Ortak güvenlik ve savunma gayretleri kapsamında Avrupa Savunma Topluluğu’nun (AST) kurulması fikri, ilk kez 24 Ekim 1950 tarihinde Fransa tarafından önerilmiştir. Pleven Planı olarak ta bilinen bu öneriyle Fransa ortak savunma için birleşik Avrupa’nın siyasal kurumlarına bağlı bir Avrupa Ordusu oluşturulmasını teklif etmiştir. Bu plan, ABD’den bağımsız tek üniformalı, tek bayraklı ve Avrupa siyasi ve askeri otoritesi tarafından yönetilecek uluslarüstü bir Avrupa Ordusu’nu öngörmektedir. Federal Almanya’nın da dâhil edileceği bir ortak savunma kuruluşu olarak 27 Mayıs 1952’de AST’nin kurulmasına karar verilmiştir.[4] Ancak planı öne süren ve destekleyen Fransa, 28 Mayıs 1954 tarihli meclis toplantısında 319’a karşı 264 oyla antlaşmanın onaylanmasını reddetmiş ve böylece AST girişimi akametle sonuçlanmıştır.[5]

AKÇT’nin başarısı ve AST ile erken dönemdeki siyasal bütünleşme çabasının başarısızlığı doğrultusunda üye devletler bütünleşmenin öncelikle ekonomik alanda başlamasının daha gerçekçi olacağını düşünmüştür. Bu çerçevede, Mart 1957’de Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg arasında imzalanan Roma Antlaşması’yla ortak pazar kurulmasını hedefleyen Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve atom enerjisi alanında iş birliğinin geliştirilmesini öngören Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) kurulmuştur. Avrupa Topluluklarını kuran antlaşmaların hiçbiri uluslararası güvenlikle ilgili özel düzenlemeler içermemesine rağmen, bu topluluklarının her birinin kuruluşunun Batı Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından karşılaştığı güvenlik sorunlarına çözüm olarak güçlü bir Avrupa oluşturulması hedefi ile uyumlu olduğu söylenebilecektir. Bir başka ifadeyle Avrupa Topluluklarının kuruluşu başlı başına bir güvenlik politikası anlayışının sonucudur.[6]

Yukarıda sözedilen AST girişimi başarısız olunca, 23 Ekim 1954’de Paris Antlaşması imzalanarak, Almanya’nın güvenlik haklarının iadesi, NATO’ya katılması ve 1948 Brüksel Antlaşmasının değiştirilerek Almanya ve İtalya’nın katılımıyla BAB’ın kurulması gerçekleşmiştir.[7]

Amerika, İkinci Dünya Savaşından sonraki süreçte atomik güç olmasının da etkisiyle, Avrupa ve Rusya konusunda özgüven sahibi olarak hareket etti. Bir yandan NATO’yu kurarak, Rusya’nın da bu dönemde sergilediği yayılmacı politikalarının da etkisiyle Askeri ve Avrupa’da yıkılan ülkeleri toparlamak üzere giriştiği yardım politikaları ile doları küreye yayma konusundaki başarısı ile ekonomik açıdan büyük fırsatlar yakalayarak bugün hegemonik güç olarak anılmasını sağlayacak temel oluşumlara imza attı.

Birinci Dünya savaşında İngiltere ve Amerika’nın başarısız Sovyet saldırıları ardından, bu ülkelerin Sovyetleri silahlandırarak Mussolini ve Hitler tehlikesinden kurtarması tam bir ironidir. İkinci dünya savaşının ardından meydana gelen güvensizlik ve Avrupa konusundaki karşılıklı tutumlar nedeniyle Sovyetler, Stalin savaşta ele geçirdiği Avrupa’daki yerleri geri vermediği gibi, bir fırsatını bulup buradaki ülkeleri, doğu Avrupa’yı kendi ideolojisine tutsak etti. Amerika’nın Avrupa ülkeleri ile ilişkileri ve dünyada tek güç olarak kalması da onun bundan sonraki dönemde, savaştan güçlü bir şekilde çıkmasının da etkisiyle süper güç olmasının yolunu açtı.

Başkan Truman Japonya’ya atom bombasını atıp kesin galibiyet sağladıktan sonra hem savaşı kazanmış, hem de nükleer güç olarak dünya sahnesine çıkmıştır. Bundan sonraki süreçte Rusya atom bombası yapımına başlamış ancak 1955’de tam anlamıyla atomik güç olabilmiştir. Bundan sonraki süreçte “dehşet dengesi” olarak ifade edilecek döneme kadar nükleer gücün tartılmasını sağlayacak bir dizi olay olmuş, fakat taraflar atom bombasını kullanmanın maliyet ve faydasını kestirmediklerinden dehşet dengesinden sonraki süreçte karşılıklı anlaşmalar imzalama yoluna gitmişlerdir.

Almanya’nın silahlandırılması ilk kez 1949 Rusya Atom bombası denemesi yaptığında gündeme geldi. Amerika Rusya’nın bunu bu kadar hızlı biçimde başaracağını tahmin etmiyordu. Bu nedenle Amerika alman kara kuvvetlerini silahlandırmayı ve güçlendirmeyi düşünmeye başladı. Rusya’nın konvansiyonel gücü acele etmeyi gerektirecek büyüklükte değildi. Ancak Amerika’nın nükleer kartı zayıflamaya başlıyordu. Amerika 1950 Kuzey Kore saldırısı nedeniyle Almanya’yı bir an önce silahlandırma çabası içine girdi.

Avrupa kıtası, Avrupalı  devletlerin  güç  mücadelesine  yönelik  olarak adından dünya savaşı diye bahsettiren büyük çaplı iki savaşa sahne olmuştur. Avrupa açısından her iki savaş da ağır tahribatlara neden olmuştur. Bu savaşlarla birlikte kıta sosyal, ekonomik, askeri, siyasal ve hatta psikolojik açılardan derin sarsıntılar, kırılmalar ve ciddi krizler yaşamıştır. İkinci Dünya Savaşını müteakip Birleşmiş Milletler kurularak evrensel düzeyde barışı koruma misyonu ile görevlendirilmiş olsa da, savaş sonrası dönemin hiç de barışçı olmadığı görülecektir. Bu gergin durum kendisini en çarpıcı bir şekilde Avrupa’da hissettirmiştir. Oluşmaya başlayan iki kutuplu uluslararası sistem ilk etkilerini Avrupa’da göstermiş; hatta iki kutuplu sistemin soğuk savaşı, özellikle Avrupa kıtası üzerinde ve uğruna cereyan etmiştir. Avrupa “ mutat Avrupalı” olmayan iki güç durumundaki ABD ve SSCB arasında tam ortasından “Doğu Avrupa” ve “Batı Avrupa” şeklinde parçalanmış ve bu iki gücün nüfuz alanı haline getirilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan bu bölünmüş Avrupa tablosu içerisinde, Batı Avrupa bir taraftan mevcut iki kutuplu yapıyı veri olarak kabul ederek, ABD patronajındaki NATO şemsiyesi altında güvenlik endişelerini karşılamaya çalışırken diğer taraftan da, özgün bir “Avrupa” yapılanması ortaya çıkararak, günün birinde kıtanın bölünmüşlüğünü ortadan kaldırabilecek bir zemin oluşturma arayışlarını sürdürmüştür Batı Birliği, Brüksel Paktı, Benelüks Birliği, Avrupa Savunma Topluluğu ve nihayet Batı Avrupa Birliği bu tür girişimlere verilebilecek belli başlı örneklerdendir Bu girişimlerden somut bir sonuç elde edilemeyince; üstelik Avrupa Savunma Topluluğu ile ilgili Fransa’da olduğu gibi bazı üye ülke kamuoylarınca sert tepkilerle karşılanınca, henüz hatıraları taptaze duran yıkıcı savaşların Avrupa halklarını ne kadar derinden etkilediği; halklar arasında husumet ve güvensizlik duygularının halen ne kadar canlı bir şekilde devam etmekte olduğu anlaşıldı.

Bu ruh ikliminin hakim olduğu bir ortamda, siyasi ve askeri işbirliği zemininde Birleşik Avrupa’yı inşa etmenin isabetli bir yöntem olmadığı; bunun yerine ekonomi gibi nispeten daha sorunsuz olan alanlarda işbirliği yaparak, buralarda edinilecek olumlu tecrübelerin zamanla siyasi ve askeri alanlara da taşınmasının daha elverişli bir bütünleşme yöntemi olacağı değerlendirmesi yapıldı Bunu müteakip ekonomik işbirliği doğrultusunda konseptler geliştirilmeye başlandı

Avrupa’da ekonomi eksenli işbirliğini başlatma arayışları ile ABD’nin Batı Avrupa’nın Sovyet yayılmacılığına karşı korunmasına yönelik NATO’yu kurması ve Batı Almanya’yı da Batı savunmasına entegre etme düşüncesiyle Almanya’nın silahsızlandırılması politikasını gözden geçirmeye başlaması aynı zaman kesitine tekabül etmektedir. Batı Almanya’nın tekrar silahlandırılacak olması, komşusu Fransa bakımından sükunetle karşılanması asla mümkün olmayan bir durumdu. Fransa açısından bir taraftan sanayi altyapısını rehabilite etmesine müsaade edilen, öbür taraftan da silahlanması için yeşil ışık yakmaktan da öte teşvik görmeye başlayan bir Almanya yeniden ciddi bir tehdit olarak algılanmaktaydı. Avrupa’nın bölünmüş ve etkisizleştirilmiş hali yeterince can sıkıcı ve aşağılayıcı bir durum iken  ; buna bir de muhtemel Alman tehdidi eklenmiş olması Fransa için dayanılır gibi değildi. Fransa bu kaygılarla, söz konusu meydan okumalara, karşı konseptler üretme arayışlarına yönelmiştir.

Ekonomik  olarak  çöken  Avrupa’ya  savaş  üretimiyle  yükselen  Amerika  II.Dünya Savaşından sonra yeni hegemon güç olarak ortaya çıkmıştır. Yeni hegemonun artık uluslararası ticareti ve ekonomiyi kendi çıkarına göre toparlaması gerekmektedir. Bu nedenle ulusal ve uluslararası alt yapının yeniden inşası gereklidir. Hegemon’un karşısında Sovyetler Birliği vardır. İki kutuplu dünyada yeni müttefiklere, yeni alanlara gereksinme vardır. Bu nedenle Almanya ve Japonya affedilerek Batılı ülkeler kampına katılacaklardır. 19. yüzyılın başat aktörü olan İngiliz İmparatorluğu ve Amerika nasılsa aynı çıkarları temsil eden merkez bankaları ve özel bankaların hissedarları tarafından denetim altında tutulmaktadır.

1945 yılında savaş bittiğinde Amerika’nın ekonomik durumu şöyle özetlenmektedir: silah üretiminin ve satışların durması, kiralama ve ödünç verme yasasının durması bu durumda dış satım yarı yarıya azalmıştır. İki milyon askerin geri dönüşü ve dönenlere iş bulma zorunluluğu, savaş sırasında çıkarılan ve tüketime narh getiren yasanın kaldırılmasıyla tüketim mallarında fiyatların artışı. Gelirlerin gerilemesi sonucu ortaya çıkan grevler sonunda 1947 yılında çıkan Taft-Harley Yasasıyla grev hakkına kısıtlamalar getirilmesi, Öte yandan savaşın durmasıyla birlikte tüketim malı alacak olan ülkelerin yani Amerika’nın uluslararası piyasalardaki rakiplerinin tamamen çökmüş olmaları karşısında Amerika yeni piyasaları canlandırma kararı almıştır. Burada önemli olan kararı kimlerin aldığıdır.

Uluslararası piyasaları canlandırma fikri öncelikle Rockefeller, Carnegie ve Ford gruplarının önerisi olmuştur. Rockefeller grubunun (Bilderberg) sekreterliğini yapan Joseph Ratinger tarafından1946 yılında İngiliz Kraliyet Enstitüsünde yaptığı bir konuşmasında Avrupa’nın federal bir birlik yaratmaya gereksinimi olduğunu ve Avrupa devletlerinin egemenliklerinin bir kısmını bu kuruluşa devretmeleri gerektiğini belirtmiştir. Bir kısım Avrupa devletleri Almanya’nın yeniden dirilme sinden korkarken bu sözleri ancak bir Amerikalı söyleyebilecektir. Zaten, Avrupa kömür ve çelik birliği planı Robert Schuman’ın eline Amerikalı sponsorlar tarafından teslim edildiği gibi Avrupa Ekonomik Topluluğu kurucularından Jean Monnet’de Dış İlişkiler Konseyi ile yakından çalışmış bir kimsedir. Belçikalı asiller ve hükümet üyeleri zaten Amerikalı banker ve devlet adamlarının gölgeleri olmuşlardır. Avrupa Ekonomik topluluğunun kuruluşunda önemli bir rol oynayan diğer bir kişi adı daha sonra tanınmış ekonomistler arasında geçen Charles Kindleberger’dir. Kindleberger İngiltere’de ticari ataşe olarak bulunduğu sırada Amerika adına Avrupa Birliğinin kurulması için yoğun çaba göstermiştir. Kindleberger’in siyasal ekonomiye en büyük katkısı uluslararası ekonominin dengesinin sağlanması için bir devletin lider rolünü oynaması gerektiğini ileri sürmesi olmuştur. Avrupa Ekonomik Topluğunun kuruluşunun önemli konuşmalarından biri İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill tarafından 1946 yılında Zürih Üniversitesinde yapılmış, Churchill Avrupa’da filizlenen ulusalcı hislerin uyanmasına karşı birleşmiş bir Avrupa fikrini ortaya atmıştır.

Öte yandan Marshall planı Amerika ve Avrupa’da büyük gürültü koparmıştır. Plan bir yandan mal, hizmet ve mali yardımların Amerika’dan alınmasını öngörürken öte yandan yardımı alacak olan ülkelerin mutlaka parlamenter demokrasiye geçmelerini öngörmüştür. Böylece Amerika yoğun bir biçimde yardım alan devletlerin içişlerine karışmış olmaktadır. Amerikan senatörlerinden bir kısım daha önce Türkiye ve Yunanistan’a yardım etmek için ilan edilmiş bulunan Truman doktrinin ortadan kalkıp kalkmadığını sormuşlardır. Ruslar zaten demokratik olduklarını ileri sürerek bu planı Amerikalıların tahmin ettiği gibi reddetmişler, bu şekilde Amerika’yı büyük bir yükten kurtarırken, on altı devlet bu planı memnuniyetle kabul etmiştir. Planın iç siyasete karışan yüzü Fransa ve İtalya’daki sol hükümetlerin gelişip yerleşmelerini önlemek için planlanmıştır. Bir yazara göre Marshall planı iki kutuplu dünyada karşı kutba karşı önceleri kan yerine parayla karşı çıkmasıdır. Bu parayla yaratılan Batı Alman kalkınma mucizesi Oder-Neisse çizgisinin öte yanında kalan komünist gürültüleri bastırmıştır.  Avrupa bütünleşmesini sağlayan yapılanmalardan biri Amerikan yardımlarının Avrupa içi ticareti canlandırması olmuştur. Amerikalıların ikinci adımı Avrupa’da ticaret hadleri konusundaki mali ve para politikalarını düzenlemek olmuştur. Planı Paris’te Rockefellerin villasına yerleşmiş olan Ford’un araba üretimi yüksek yöneticisi Paul Hoffman olmuştur. Marsahll plana göre Amerika 1948–1951 içinde Avrupa’ya 12,5 milyar dolar para aktarmıştır.

Amerika’nın Batı Avrupalıların temel endüstrilerine yaptığı yardım ve yatırımlarla zenginleşen Avrupa’da Almanya’nın genişleme korkusu ortadan kalkmış ve ticaret devletinin genişlemeden başarılı olabileceği ispat edilmiştir. Korkusu geçen Fransa ile ekonomileri düzelen diğer Avrupa devletleri artık Amerika’nın öngördüğü federal yapının öncüsü olarak artık bir pazar kurabileceklerdir. Bu hususta Avrupa Federalist hareketini 1950–60 yılları arasında Amerikan istihbarat topluluğu yoğun bir biçimde desteklemiştir. Amerika’nın desteklediği ikinci husus İngiltere’nin Avrupa Topluluğunun bir parçası olmasıdır. Ancak bu husus De Gaulle iktidardan düşünceye kadar başarılı olamamıştır.

NATO’nun kurulmasıyla Avrupa güvenliğinin sağlanması yolunda önemli bir adım atılmış olmakla birlikte, kıtanın ABD’den bağımsız bir savunma yapılanmasına sahip olması gerektiği yönündeki tartışmaların son bulduğunu söylemek mümkün değildir. Bu bağlamda, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun (AKÇT) başarılı olması, Fransa’yı ABD’den bağımsız bir savunma örgütü kurma yönünde harekete geçirmiştir. AKÇT’nin de mimarlarından Jean Monnet’in katkılarıyla dönemin Fransa Başbakanı Robert Pleven tarafından ortaya atılan Pleven Planı, Batı Almanya’nın da yer alacağı Avrupa Savunma Topluluğu’nun (AST) kurulmasını önermiştir. Pleven Planı, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un da desteğini almış ve 27 Mayıs 1952 tarihinde imzalanan Paris Antlaşması ile AST kurulmuştur. AST, olası bir saldırı durumunda üye devletlerin birbirine yardım etmesini ve ortak bir Avrupa Ordusu’nun kurulmasını öngörmüştür. Yine üye devletlerin denizaşırı bölgelerde konuşlu birlikleri dışında kalan tüm kara, deniz ve hava unsurlarının AST’ye bağlı olması da kararlaştırılmıştır. Ne var ki Paris Antlaşması, İtalya ve Fransa Meclislerinin onaylamaması nedeniyle resmen yürürlüğe girmemiştir. İtalya Meclisi’nin onay vermemesinin sebebi, ülkedeki siyasi karışıklıklardır. Fransa Meclisi ise, Almanya’nın silahlanmasına izin vermesi ve ulusal ordu üzerindeki hükümranlık yetkisinin kaygısının kaybedileceği korkusuyla antlaşmayı onaylamamıştır.

Öte yandan AST’nin hayata geçirilememesi, sadece Avrupa ülkelerinin üye olduğu bir savunma örgütü kurulmasına ilişkin arayışlara son vermemiştir. 23 Ekim 1954 tarihinde imzalanan ve 1948 tarihli Brüksel Antlaşması’nın revize edilmiş versiyonu olarak nitelendirilebilecek olan Paris Antlaşması ile kurulan Batı Avrupa Birliği (BAB), bunun en çarpıcı örneğidir. Olası bir saldırı durumunda üye devletlerin yardımlaşmasını öngören BAB, iktisadi alandaki ilişkileri geliştirmeyi ve kıtadaki bütünleşme çabalarına katkı sağlamayı da amaçlamaktadır. BAB’ın kurucu üyeleri; İngiltere, Fransa,  Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’dur.

Sonuç olarak, Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan Sovyet tehdidi, kıtadaki devletleri savunma alanında işbirliğine yöneltmiştir. Bu doğrultuda, ABD’nin önderliğinde kurulan NATO, Avrupa güvenliğinin transatlantik bir yapılanma üzerinden sağlanması yolunda önemli bir adım teşkil etmiştir. Öte yandan özellikle Fransa’nın, Avrupa güvenliğinin ABD’den bağımsız bir örgüt aracılığıyla gerçekleştirilmesi ya da en azından Washington’a olan bağımlılığın azaltılması konusundaki arayışları son bulmamıştır. BAB’ın kurulması bu yönde atılmış bir adımdır. Kuşkusuz, o dönemde kıtanın güvenliğinin ‘Avrupalılara’ bırakılması noktasında en önemli sorun, bu ülkelerin böylesi bir sorumluluğu üstlenebilecek askeri güçlerinin olmamasıdır. Nitekim bu durum günümüzde de devam etmekte ve ABD’nin yer almadığı bir oluşumun etkinliğinin istenilen düzeyde olmayacağı değerlendirilmektedir.

[1]Christopher Irwin, Bernard Burrows, The Security Western Europe, 1.Basım, London: Charles

Knight& Co. Ltd., 1972, s.2.

[2]Uğur Özgöker, Uluslararası Siyasi, Askeri ve Ekonomik Örgütler, 1. Basım, İstanbul: Der Yayınları, 2006, s. 102.

[3]Haydar Efe, Soğuk Savaş Döneminde Avrupa’da Ortak Dış Politika Oluşturma Çabaları, Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt. 9, No.1, Ankara, 2010, s.40.

[4]Haydar Efe, AB’nin ‘Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’ Oluşturma Çabaları, Ekonomik ve  Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt. 3, Yıl. 3, Sayı. 2, 2007, s.4-5.

[5]Desmond Dinan, Avrupa Birliği Tarihi, 2. Basım, Hale Akay (çev.), Kitap Yayınevi, İstanbul, 2009, s.89.

[6]Mustafa Aydın, a.g.e., s.130.

[7]Mesut Hakkı Caşın, Uğur Özgöker, Halil Çolak, Küreselleşmenin Avrupa Birliği Ortak Güvenlik ve Savunma Politikasına etkisi, Avrupa Birliği, Nokta Kitabevi, 1. Basım, İstanbul, 2007, s.214.

Tags: ,


About the Author



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Back to Top ↑