Asya cin

Published on Haziran 20th, 2015 | by uagundem

0

ÇİN’İN TARİHİ

  1. Milât’tan Önceki Dönemler :

Arkeoloji ilimi gelişip daha bilimsel kazılar yapılarak verimli sonuçlar alındıkça, elde mevcut tarihi kaynakların yeniden yorumlanması ve değerlendirilmesi neticesinde, eski Çin tarihi hakkındaki bilgilerde ve dokümanlarda da değişiklikler olmuştur. Uzun zaman Çin tarihi için sadece yazılı kaynaklara bağlı kalınmıştır. Bu kaynaklara göre, Çin tarihi, bazen M.Ö. 4000’de, bazen de M.Ö. 2700 yıllarında giyim, gıda, evlenme, devlet idaresi gibi devlet yapılandırılmalarındaki esasları bulan bir kültürün temelini oluşturan ve bunları halkına öğreten, M.Ö. 3 ncü binyılda bile Çin’i hayret edilecek derecede yüksek bir kültür düzeyine ulaştıran üstün yetenekli imparatorların devletin başına geçmesi ile başlar. Yine de kültürlerin meydana gelişi hakkındaki bütün bilinenlere rağmen böyle bir başlangıcın doğruluğu gerçeğe yakın görülmemektedir.  Tarihçilerin  elindeki  eski  tarihi  kaynaklar,  M.Ö. 2400 yılından önce imparatorlardan bahsetmedikleri gibi isimlerini de yazmazlar. Zaten modern arkeoloji, M.Ö. 1000 yılından itibaren bir Çin kültüründen bahsedebileceğini göstermiştir.

Asya’nın doğusunda insanın varlığı, dünyanın başka yerlerindeki tespitlerin, bulguların seyrek oldukları ve tartışıldıkları bir zamanda ortaya çıkarılabilmiştir. 1927’de Pekin’in 50 Km. güneybatısındaki bir mağarada Pekin insanına (Homo erectos pekinensis) ait kalıntıların bulunması, Çin’de ilk insan varlığının yaklaşık 350 bin yıl öncesine kadar gittiğini göstermiştir[1]. Bazı antropologlar Pekin adamının, daha sonraları Moğol ırklarında rastlanan bazı özellikleri taşıdığını iddia etmişlerdir. Pekin adamının bulunan iskeletlerinin bütünlüğünü kaybetmiş olması nedeniyle bu adamın soyunun oralarda ne zaman yaşadığı doğru olarak bilinememektedir. İlk izlerin M.Ö. 1 milyon yılına kadar gideceği yorumları yapılabilmektedir. Pekin adamının Kuzey Çin ve İç Moğolistan’da sıcak ve rutubetli bir iklimde yaşantısını sürdürdüğü tahmin edilmektedir. Göl kenarlarında özellikle Ordos bölgesinde taş ve kemikten  yapılmış  aletlerin bulunması, bunlara rastlanması insan ırkının varlığının birer işareti kabul edilebilmektedir. Fakat bu kültürü yaşamış insanların nasıl göründükleri hakkında tamamlayıcı bilgilerde de noksanlıklar vardır. Ancak bu dönemin uzun bir zaman devam ettiği, Kuzey Çin’de, Moğolistan’da ve Mançurya’da yapılmış olabileceği zannedilmektedir. Pekin’in güneyinde mağaralarda bulunan kalıntılardan M.Ö. 250.000’de Kuzey Çin’de yeni bir insan türünün yaşadığı anlaşılmaktadır.

Bunların Moğol olmadıkları, günümüzde Japonya’da oturan Ainu’larla ilgili olabilecekleri tahmin edilmektedir. Zamanla başlayan kuraklık Kuzey Çin’de devam etmiş “lös” teşekkülü oluşmuştur. Daha sonraları havyan besleyen biraz da ziraatle uğraşan Moğol ırkından bir halkın, çobanlık yaparak ve gerektiğinde göç ederek buralarda oturduğunu biliyoruz. Yine bu dönemlerde Doğu Asya’nın değişik kısımlarında ziraatçiliğin yanında, dört köşeli, bir tarafı keskin balta kullanılmasıyla ayrılan bir kültürün yanında silindir balta, omuz baltası gibi alet kullanan değişik kültürlere de rastlıyoruz. Bu değişik kültürler, değişik sülâlelerle  süslendirilerek, renklendirilerek devam ettirilmiştir. M.Ö. 1800-1400 yıllarında Çin’de “tunç” izlerine rastlanmaktadır. Eski silâhların şekilleri Sibirya’daki silâhların şekillerine benzediklerinden mitoloji ve muayyen bazı delillerin hepsi “tunç’un” Çin’e kuzeyden geldiğini göstermektedir. Bronz, Türk kavimleri vasıtasıyla veya bazı Türk efsanelerinde geçtiği gibi, bazı madenci kabileler tarafından Doğu Asya’ya getirilmiştir.

Çin’in tarihine ait ilk bilgileri kısaca hatırlamamızdan sonra, yine Çin tarihinde “Parçalanma Devri” veya “Üç Devlet Devri” de denilen M.S. 220-589 yıllarını içine alan bin sürecin başlama nedenleri ile olaylarını inceleyerek bugünkü Çin Halk Cumhuriyeti’nin 21 nci yüzyıla girildiğindeki durumunu mevcut bilgilerimize ilâve edeceğiz.

Birçok kaynak ve Çinliler’in de kendisi Orta Çağda Çin’in ikiye ayrıldığından bahsederler. Bu ayrılmanın tarihi hakkında farklılıklar varsa da M.S. 220’de kuzeyde büyükçe bir devlet, güneydoğu ile güneybatıda daha ufak iki devlet olmak üzere, üç devlete fiilen ayrılma vardır. Çin’in, bu şekilde idaresindeki değişikliklere gelinceye kadar;

Shang Sülâlesi,

Chou Sülâlesi,

Ch’in Sülâlesi,

Han Sülâlesi,

isimleri ile, anılan imparatorların yönetiminde devlet olma özelliği korunmuştur.

Shang Sülâlesi: Shang Sülâlesi daha çok kazılar neticesinde elde edilen bulgulardan tanınmaktadır[2]. Shang Sülâlesi, büyük bir kültüre sahip idi. Yazı bu dönemde icat edilmişti. Bu yazı, günümüze kadar gelen Çin yazısının ilk şeklini göstermektedir diyebiliriz. Shang’ların birçok tanrıları olmasına karşı bir dinleri vardı. Tanrılarının çoğu bereket tanrıları olup bunlara çok miktarda insan da kurban edildiği anlaşılmaktadır. Kurbanların çoğunu Tibet’li harp esirlerinden seçmişlerdir. Halk genellikle pirinç, buğday ve darı eken; sebze yetiştiren, sulama işlerini bilen, hayvancılık yapan köylülerden ibaretti. Harp tekniği bakımından Türk ve Moğol tesirinde kaldıkları söylenebilir. Savaş arabaları kullanmışlardır. Bunların Çin icadı olmadığı bilindiğine göre, kuzeyden Türk kavimlerinden alındığı, büyük ihtimal dahilindedir. Süratle  genişleyen  bu  sülâle, başgösteren ayaklanmalar sonucunda M.Ö. 1050’de sona erdi. Bu konuda 1930 yılından sonra yazılan kitapların daha doğru olacağı belirtilmektedir. Çünkü kazılar bu tarihten sonra başlamıştır.

Chou Sülâlesi: Chou  Sülâlesi  devri M.Ö. 1050’de başlayıp, M.Ö. 247’de sona ermiştir. Mevcut bilgilere göre aslen bir Türk kabilesiydi. Ufak olan devletleri, bilhassa Türklerle Tibetliler’den oluşmuştu. Choular başlangıçta bazı ayrıcalıklarla bir derebeylik şeklinde olup, görünüşte Shang devletine bağlı bulunuyorlardı. M.Ö. 1050’de Chou hükümdarı Wu-Wang ayaklandı. Shang ordusunu mağlup etti ve Chou Sülâlesi devrini başlattı. Devlet idaresi, derebeylik şeklinde yürütüldü. Ayaklanmayı yapanlar istilâ ettikleri yerlerde sabanı icad ederek tarım yaptılar. Shang Sülâlesinin aksine, harp esirlerinin kurban edilmesi adetini kaldırdılar onlara yüksek tabakanın işlerini gördürüp bunları uşak gibi kullandılar ve bunlardan çift sürmede faydalandılar. Chou’ların başkenti Hsi-an-fu civarında iki şehirden oluşmaktaydı. Bunlardan birinde imparator ile birlikte Chou sülâlesinin yüksek makam sahipleri oturmaktaydı. Diğer şehir ise egemenlik altına alınmış ve halka ayrılmıştı. Chou’ların üstün gelmelerinden rahatsız olan bir kesim vardı. Bunlar Shang’ların papazları idi. Bunun sebebi Chou’ların papazlara ihtiyaçlarının olmamasıdır. Çünkü onlar dini ayinlerini doğrudan doğruya aile reislerinin yönetiminde yapıyorlardı. Dolayısı ile papazlar işsiz kalmışlardı. Bu işsizler, sonradan tek okuma ve yazma bilen zümre olduğu için, devlet işlerinde kâtip olarak görevlendirilmişlerdi. Daha sonraları Chou Sülâlesi, gücünü gittikçe kaybetmeye başladı. Devamlı savaşlar devleti yıprattı. Güçlü yöneticiler bu savaşlarda ölünce, yerlerine geçenler genç, tecrübesiz kişilerdi. Derebeyler, asilzadeler kendi işleriyle uğraşıyorlardı. Kendilerine çok uzak olan Devletin merkezine önem vermemeye başladılar. Başkentlerinin etrafından Türkler ve Moğollardan  meydana  gelen  göçerlerle, yarı göçer olan Tibetliler bulunuyordu. Devletin zayıfladığı zamanlarda egemenlik altına alınan  grupların da ayaklanması ve şehirlere hücum ederek yağma olaylarına karışmaları karşısında bunlarla savaşmak zorunda kalıyorlardı.

Geçen yüzyıllar içerisinde derebeyleri arasında bağlar zayıfladı. Önceleri birbirleriyle akraba olduklarını ve birçok defalar müşterek düşmanlarına karşı beraber savaştıklarını unutmuşlardı. Birer, ikişer münferiden şehirlerden uzak toprakları işgal ederek kendi başlarına devletler kurmaya başlayınca, aralarında anlaşmazlıklar oldu. Bu şekilde, derebeylerinin aralarında çatıştığı zaman ufak olayları önleyecek; büyük vakalarda ise başka çözümler getirecek bir hakem ihtiyacı ortaya çıktı.

Bu gelişmeler yaşanırken Çin’in dış sınırları da değişikliğe uğramaya başladı. Burada şunu belirtmekte yarar var; bugün anladığımız manada bir sınır fikri o zamanlar yoktu. Çin nazariyesine yahut diğer bir ifade ile gök dinine göre, dünyanın bütün ülkeleri, göğün oğlu olan Çin imparatoruna tâbi idiler. Dolayısı ile başka devlet düşüncesi ve kavramı oluşmamıştı. Ayrı ayrı bölgelerin, imparatorlara bağlılığı değişik tarzda oluyordu. Merkeze ve imparatorun bulunduğu yerlere yakın yerlerde kuvvetli bir bağ vardı. İç bölgelerin derebeyleri, daha az bağlılık gösteriyorlardı. Uzaklaştıkça sanki bu bağlılık gittikçe azalıyordu. Çok uzaklarda bulunan kabile reisleri ise, yine Çinlilerin hakimiyeti altında bulunmakla beraber kendilerini bağımsızmış gibi kabul ediyorlardı. Görüldüğü gibi bütün dünya Çin İmparatorunun tebaasıdır fikri hakim oldukça, sınır varlığı kabul edilmiyordu. Halbuki uzak bölgelerin derebeyleri kendi topraklarını genişletmek için zaman zaman faaliyette bulunmaya başlamışlardı bile. Chou Sülâlesinin başında bulunan hükümdarı, 7 nci yüzyılda zaman zaman diğer derebeylerin ayaklanmalarına karşı yardım amacıyla işbirliği yaptığı devrin en kuvvetli derebeyi ile birleşti. Bu derebeyi “Pa” yani diktatör oldu.

“Pa” bütün askeri yetkileri eline aldı. İşte diktatörlerin ilki olan bu kişi, Shantung eyaletindeki Ch’i (Çi) devletinin derebeyi idi. Bu derebeylik aynı zamanda bir ticaret merkezinin yanında idi. Ch’i, ticaret sayesinde zengin oldu ve orada lüks içinde yaşanmaya başlandı. Ch’i aynı zamanda yüksek bir kültür merkezi olmuştu. Zamanla hiçbir derebeyi, birbirlerine üstünlük sağlayacak kadar kuvvetli olamayınca, yaklaşık bir yüzyıl sonra diktatörler devri son bulmuştur. Bundan sonra  Çinlilerin “muharip derebeyleri devri” dedikleri devreye geçildi (M.Ö. 480-256).

M.Ö. 550-280 yılları arasındaki devirde bütün Çin felsefesinin ve cemiyet düzeninin esasları belirlenmeye başlamıştır. Shang sülâlesinin sona ermesini müteakip, işsiz kalan papazların Chou sülâlesi döneminde bazılarının katip olarak da çalıştıklarını belirtmiştik. Bunların içinde yine bir kısmı, Chou’nun büyükleri tarafından bayramları idare etmek ve iyi, güzel örf ve adetleri öğretmek için çağırıldılar, görevlendirildiler. Böylece “alimler” adıyla anılan yeni bir zümre oluştu.

Çin’in en büyük filozofu Konfüçyüz (K’ungtze)’de bunlardan biri idi[3]. Konfüçyüz M.Ö. 551 yılında Shantung sülâlesinin papazlarından gelen bir ailenin çocuğu idi. Önce alimlerin öğrenmesi gereken eğitimi alıp, bilgiyi kazandıktan sonra yüksek düzeydeki ailelerin çocuklarına ders vermeye başlamıştır. Birçok defalar daha yüksek görevler almaya gayret ettiyse de yaptığı hizmetlerde başarılı olamamıştır. Bütün ömrünce derebeylikler arasında dolaşmıştır. Bir süre sonra doğduğu yer olan Lu’ya dönerek M.Ö. 479 yılından ölünceye kadar ders vermiştir. Rakipleri onun müthiş bir siyasi entrikacı olduğunu, derebeylikler arasında dolaştığı zaman derebeylerini birbirine karşı kışkırttığını ve bunu iktidar sahibi olmak için yaptığını yaymışlardır. Konfüçyüz’ün özelliği, hiçbir şekilde kendisi tarafından hazırlanmamış olan nazariyat ile ortaya konmuş felsefi kavramları öğrencilerine öğretmesidir. Sonradan bu kavramlar tesbit edilmiş, yazılmış ve Çin’in yüksek tabakası için ahlâk kanunları kitabı hazırlanmıştır.

Konfüçyüz’ün diğer bir düşüncesine göre de, aile cemiyetin bir hücresidir ve ailenin başında en yaşlı erkek aza, bir nevi reis olarak bulunmaktadır. Ona göre, derebeyliğin kastedildiği devlet, ailenin genişlemiş bir şeklinden ibaretti. Aile nasıl düzenlenmişse, tanrılar alemi de öyle düzenlenmiştir. Aile içinde tek taraflı bağlar vardır. Baba ile oğul arasında (buna göre oğul, babasına kayıtsız şartsız itaate  mecburdur ve kendi hakları yoktur); karı ile koca arasında (kadının kendi hakları yoktur); ağabey ile kardeş arasında, bunun daha geniş şekli arkadaşlar arasındadır; bu ağabey ile kardeş arasındaki bağlar gibi kabul edilmektedir. En sonuncusu, ailenin dışına çıkarak devletle aileyi bağlayan hükümdarla halkı arasındakidir ve bu baba ile oğlu arasındaki bağ gibi kabul edilmektedir. Hükümdarla gök arasındaki bağ da, baba oğul arasındaki gibidir. Böylece Konfüçyüz’ün felsefesinde, gök dini, aile sistemi ve devlet sistemi bir birlik haline getirilmiştir. Bu sistemin aksamadan işlemesinin sebebi, herkesin emredilen rit’lere (kurallara) göre hareket etmesidir.

Konfüçyüz’den kalan yegâne kitap “İlkbahar ve Sonbahar Vakayınâmeleri” (Ch’un-ch’iu) dir. Bu kitap bazı değişikliklere rağmen diktatörler devrinin sona ermesinden sonra “Muharip derebeyleri devri veya muharip devletler devri” (M.Ö. 480-256)’ne kadar geçen süre içinde elde bulunan en mühim kaynaklardan biridir.

Zamanla mevcut olan 1000 derebeylikten sadece 14 tanesi ayakta kalmıştı. Daha sonra bunlar da birer birer yok olmuş, sadece birisi devam etmiştir. Bu devir, Çin tarihinde, savaşların en çok olduğu bir devirdir. Derebeylerin hemen hepsi imparatorluklara bağlılıklarını kaybetmiş, kendi başlarına buyruk bir şekilde hareket eder hale gelmişlerdir. Hiçbiri, diğerine hakim olacak kadar kuvvetli olmadığından, aralarında anlaşmalar yapıyorlardı. Bunlar da zamanla bozuluyordu. Burada, bütün savaşları anlatmak yerine, bunların sebepleri olan önemli olayları belirtmek, birçok doküman da olduğu gibi, tercih edilmiştir.

Devamlı savaşlar neticesinde derebeyleri gittikçe toprak kaybetmişlerdir. Savaşlarda bir kısım asiller ve avam halk, hayatını kaybediyordu; sağ kurtulanlar asker veya danışman gibi görev alıyorlardı. Para verilerek asker temin etme şekli uygulanmaya başlandı, köylülere de silâh verilerek savaşlara sokuldu ve ordular büyütüldü. Asillerin ordularında savaş arabaları kullanılıyordu. Köylülerin de alınmasından sonra yaya savaşanların sayısı da artırıldı. Orduların sayısı artınca, savaşlarda galip gelmek için daha fazla düşman askerinin öldürülmesine çalışıldı. Bu da savaşların daha kanlı ve acımasız olmasına sebep oldu.

İlk ziraat aletlerinde madenlerin kullanıldığı görülmeye başladı. Sikke yapımında da maden kullanıldı. Tüccarlar, eski asiller gibi arazi sahibi olmaya çalışıyorlardı. Böylece ilk defa, para mukabilinde arazi satıp, almalar başladı. Vergilerin, bazı tüccarlar tarafından toplanması fikri yerleştirildi. Orduların savaşçı sayısı fazlalaştırılınca, askerin iaşe edilmesi mesele oldu. Yiyecek maddelerinin götürülebilmesi için yollar inşa etmek zorunda kalındı.

Bu devirde ekonomide görülen değişiklikler, kültürde de görüldü.  Yeni fikirler   oluşturuldu.  Bu  şekilde Meng-tse (M.Ö.372-289)  ve Hsün-tse (M.Ö. 298-238) isimlerindeki iki filozof öne çıktı. Her ikisi de alimler  sınıfına  mensup  olup,  Konfüçyüz taraftarı idi. Bunlardan Meng-tse, Chou sülâlesinin ortadan kaldırılmasına çalışırken, Hsün-tse, Konfüçyüz’ün fikirlerine sıkı sıkıya sarılıp bunları birleştirerek bir sistem oluşturma peşinde idi.

Bu devirde ayrıca bir de dialektikçiler ortaya çıkmıştı. Bunlar eski Yunan, dialektikçileri ve sofistlerine benzetilebilirler. Başlıca görevleri, münazaralarda kazanabilmek için, bir ispat etme sanatı geliştirmekti.

Bunlara paralel olarak, bu devrin en mühim okulu olan “Hukuk Okulu’ndan” söz edilebilir. Bu okulun temsilcileri, daha ziyade eski vazifelerinden çıkarılan derebeylerin ailelerine mensup kişilerdi. Bu temsilciler, Konfüçyüz fikrinin eski ananelerini tamamen terk ederek, yeni cemiyet nizamından mantıki neticeler çıkarmaya çalışmışlardır. Bunlar yalnız hükümdarı, yanında başbakanı, temelini köylülerin oluşturduğu halkı tanırlar ve esas alırlardı. Bu halkın görevi de, yalnız hükümdarı için yaşamak, çalışmak ve kendilerine emredilenleri yapmaktı. Hükümdar, göğün mümessili olarak kalmalıdır. Bu ve benzer fikirlerle yetiştirilen, teşkilâtlandırılan Ch’in sülâlesi ve halkı bir askeri tehlikeyi önleyecek kadar da güçlenmişti.

O zamanki Çin’in en büyük kısmı da Ch’in sülâlesinin eline geçmişti. M.Ö. 256’da Chou sülâlesinin pek etkisi olmayan en son imparatoru “Nan-wang” tahttan feragat ederek imparatorluğu Ch’in hükümdarına devretti.

Ch’in Sülâlesi: Çin’in en büyük arazisi, imparatorluğun devrinden önce Ch’i sülâlesinin eline geçmişti. Doğal olarak bölgede nüfus da hakimiyet altına alındı. Bu nüfus, Türk’ler Tibetli’ler  ve Çinli’lerden oluşuyordu. Fakat saf Çin’li denilen kesim, bu devletten yarı barbar devlet diye bahsediyorlardı. Ch’i devletinin en ünlü idarecilerinden biri olan Yo Yü, Çin asıllı değildi. Bu şekildeki yabancı tesirlerle devlet, Çin’in diğer feodal kültürleriyle hiçbir zaman fazla kaynaşmamıştı. Dolayısiyle feodalizmden en kolay kurtulabilen bu devlet olmuştu.

Ch’i hükümeti zamanında yapılan işlerin en önemlilerinden birisi, devlet idaresinin yeniden düzenlenmesidir. Bakanlık yapanların hemen hepsi derebeylik sistemine karşıydılar. Bunun, kuvvetin dağılmasına ve imparatorun kudretinin, iktidarının azalmasına sebep olduğunu düşünürlerdi. Bu nedenle ilk işlerden biri, geri kalan derebeylerini mağlup ettikten sonra, orada bulunan bütün hükümdar ailelerini ve daha önemli kişileri ve asilzadeleri Ch’inin hükümet merkezine getirmek oldu. Ülkeyi illere, illeri bucaklara ayırıp idari taksimatı düzenlemeye çalıştılar. Siyasi ve askeri idare arasındaki fark kaldırıldı. İlin başında bir mülki ve bir askeri vali bulunacaktı. Bunların her ikisi de doğrudan hükümdarın maiyetinde bulunan bir denetçi tarafından kontrol ediliyordu.

Dil bakımından da farklı lehçeler vardı. Bunların içinden Çince’ye alınan kelimeler de bu nedenle farklı oluyordu. Bu da, çeşitli yerlerde değişik yazı stillerinin, gelişmesine sebep teşkil etti. Ch’inin eski bölgelerinden bir kişiyi memur olarak doğuya gönderdikleri zaman yazı farklılığı ve lehçe, zorluklara neden oluyordu.

Ülke güvenliği bakımından sınırların korunması güneye karşı kolaydı. Çünkü orada kültür seviyesi düşük olan kavimler bulunuyordu ve bunlar da Çinli’lere karşı büyük bir tehlike teşkil etmezlerdi. Kuzeyde ise durum daha çok farklıydı ve zordu. Ch’inler Çin içersindeki işgalleriyle kuzeyde de sınırlarını genişletmişlerdi. Bu genişletmede, göçebe kavimler geriye doğru sürülmüştü. Böylece topraklarının verimli kısımlarını kaybeden kabileler, kıtlıkla da karşılaşınca, bir kabile reisinin idaresi altında toplanıp daha iyi hayat şartları arama çarelerine başvurdular. Kuzeyde  T’ou-man  adındaki  liderlerinin idaresi altında bir Hsiung-nu devleti kurmak için, oldukça güçlü bir kabile birliği oluşturdular. Bu durum, Ch’in için tehlike idi ve kuzeyde devamlı bir ordu bulundurmayı gerekli kılıyordu. Ayrıca evvelce inşa edilen sedleri onarmayı ve daha da genişleterek büyük bir sistem kurmayı başlattılar. Bir seyahatte imparator Shih-huang-ti öldü. Birkaç ay içinde 6 yerde isyan çıktı. Hem Ch’ine karşı, hem de kendi aralarında çatışan 6 ayrı hükümdar vardı. M.Ö. 206’da bir ayaklanmacı olan Liu Pang, hükümet merkezine girerek imparatoru devirdi.

Han Sülâlesi: (M.Ö.206-M.S.220) Liu Pang İmparator olduktan sonra Han Sülâlesine adını verdi. Kendisine, daha sonra imparator ismi olan Kao-tsu adı verildi. Han Sülâlesiyle birlikte Çin’de hem büyük mülk sahipleri, hem de memur ve alim olanları bünyesine alan bir devlet ve yönetim sistemi oluşmaya başladı.

Liu Pang, bilhassa Ch’in sülâlesinin son senelerinde muhtelif savaşlarda savaşmıştı. Kendisi Doğu Çin’lidir ve ailesi muhtemelen köylüdür. Ona yardım edenler kendisinin eski hemşehrileri idi. Bunlar generaller ve yüksek mevki sahibi kişilerdi. Ülke yönetmek kolay değildi, generalleri ne yapacaktı? Eski yardımcılarını birer birer saf dışı bıraktı. Nazari yönü pek azdı. Ch’inlerin birçok kanun ve idari uygulamaları ile Konfüçyüz kitaplarının okunması yasağını değiştirmedi. Hısım akrabasına da yönetimde görevler verdi. Neticede karışık bir idare tarzı ortaya çıktı.

Liu-Pang (Kao-tsu) kendi devletini kurmakta iken kuzeyde Mao-tun (Mete) devletini, topraklarını genişletmek suretiyle kuvvet bakımından Çin’e eşit bir büyük devlet haline getirmişti. Mao-tun ve ondan sonra iktidara gelenlerin de düşündükleri yegâne şey bir gün Çin’e hakim ve sahip olmaktı. Bu düşünce içerisinde Mao-tu (Mete), Liu Pang’ın (Kao-tsu’nun) karşısında bir kabile reisi değil, en tehlikeli bir rakibi olarak bulunuyordu.

Güney’de de Kao-tsu’nun karşısında Mao-tun’a benzeyen bir rakip vardı. Bu, göçün yaşandığı yıllarda bugünkü Kanton dolaylarında bir devlet kuran Chao T’o adında bir Çinliydi. Bu devletin temeli ticaret kolonilerinden oluşuyordu. Sonraları bir ara Kao-tsu, Chao T’o’ya bir elçi yollayarak kendisinin egemenliği altına  girmesini  istedi  ve o da bunu kabul etti. Daha sonraları Kao-tsu bir savaşta öldü. Karısı Lü, bir süre devleti yönetti. Ölümünden sonra Kao-tsu’nun halefi tarafından bir irtica hareketi başlatıldı. Bu arada oğlu Wen-ti, yönetimin başına geçti. Bunun devri sakin geçti. Bu sükûnet ekonomik alanda bazı iyi gelişmelere neden oldu. Üretim arttı, eşya değişiklikleri yapıldı, bakır paranın serbest basılmasına müsaade edildi.

Bu dönemde yavaş yavaş Konfüçyüz’ün prensiplerinin tekrar benimsendiğini ve canlandırıldığını görüyoruz. Wen-ti’nin devri, ekonomik bakımdan en parlak, sosyal bakımından ise büyük mülk sahiplerinin, memur ve alim zümresinin, kendi sınıflarının ahlâkı olarak Konfüçyüz’ün fikirlerini kabul etmeleriyle ve böylece feodal devrin asilzade tabakasının yaşama biçimini kopya etmek istemeleriyle kendini gösteren bir devir olarak tarihteki yerini aldı.

M.Ö.157-141 yıllarında İmparator Ching-ti zamanında kendisine karşı derebeylerinin yaptıkları ittifaklar ve bastırılan isyanlar vardır.

M.Ö.141-89 yılları yine iç savaşlar, baskınlarla geçti. Bunların sonucunda Güney Çin ve Kanton etrafındaki bölgelerle birlikte güney-doğu sahili de, ağır savaşlar neticesinde Çin egemenliğini kabul etti. Bu savaşlar başarı hanesine yazıldıysa da masraflar yüzünden ekonomi pek parlak değildi. Ele geçirilen yerlere gitmek için at alınması gerektiği gibi, buralara ulaşma problemleri de çıkıyordu. Köylüler fazla vergiden dolayı fakirleşmeye başladılar, ayrıca altın da tedavülden kaldırılmaya başlandı.

Çin tarihinde ilk defa ailelerin kendi aralarında bir ittifak şeklinde birbirleriyle anlaşmaları başladı. Aralarında evlenerek, büyük klikler oluşturarak devlet idaresinde en mühim idari işleri ellerine geçirme çalışmaları organize edildi. Han sülâlesinin işbaşında bulunduğu dönemde, önemli bir nokta da, devlet memurluğu için açılan sınavlara girecek kişileri il memurlarının tavsiye etmiş olmalarının gerekliliği idi. Devletin yönetiminde M.S.22’ye kadar Wang Mang sülâlesi hüküm sürdü. Bu devir, Çin tarihinin en karışık devirlerinden birisidir. Çevirdiği entrikalarla tahta çıkan bu imparator, ilk iş olarak hükümet merkezinde bulunan eski imparator ailesinden olanların hepsini görevlerinden aldı. Sadece uzak şehirlerde önemsiz vazifelerde olanlara dokunmadı. Bugün, bu dönemin ilk sosyalist nitelikli yasaların çıkarıldığı belirlenen bir devir olduğu söylenir. İlk bakışta modern gibi kabul ettirilmeğe çalışılmıştır. Özel olarak köle kullanmak yasaklanıyordu. Bütün köleler devlet kölesi olarak kabul edileceklerdi. Yine arazi sahibi olmak da yasaklanıyordu. Bütün arazi devletin olmuştu. Toprağı çok olandan alınacak arazi, toprağı hiç olmayanlara verilecekti. Şarap, tuz, sikkeler devletin kontrolüne alınacaktı. Devlet halka kredi açtı. Uygulanan faiz de, o zamana kadar özel şahıslar tarafından alınandan daha düşük olacaktı. Göllerden balıkçılık için faydalanma ile orman ürünlerinden yararlanma devlete ait olacaktı.

Bu yasaların, başlangıçta, halkın yararına çıkarıldığı gibi bir kanaat doğduysa da, sonradan bunun böyle olmadığı anlaşıldı. Amaç, boşalmış devlet kasasını doldurmak, iktidarda bulunan zümrenin elinden iktidarı almaktı. Halka sözde verilen krediler geri ödenemediği için toprakları ellerinden alınıp köle gibi çalıştırılır hale getirildiler. Toplanan vergiler tayin edilen kişilerin şahsi menfaatleri için harcanmaya başladı. Vergiler hükümet merkezine kadar gelmeden ufak memurların ellerinde kalıyordu. Köylülerin hayat seviyeleri gittikçe düştü.

Dış siyasette, bir savaş çıkarıp, halkı içteki olumsuz havayı düşünmekten alıkoymak yolu seçildi. Bu düşünce ve uygulamaları beklenen sonucu vermedi. M.S.18’de kitle imhalarına sebep olan isyanlar başladı. İsyancılar kaşlarını kırmızıya boyuyorlar ve kendileri “kırmızı kaşlılar” diyorlardı. Bu isyanın hazırlığını ve teşvikçiliğini taşradaki çiftlik sahipleri yapıyordu. Bu isyan büyüdü ve devlete karşı bir başkaldırı niteliğini kazandı. Köylülerden oluşan büyük kitleler her yerde memurları ve ileri gelenleri öldürüp devletin merkezine doğru yürüdüler. Ordu da bunlara karşı koyamayınca yağma, gasp, soygunlar yaşandı. Çok sayıda insan öldü. Sonuçta (M.S.25-57) Liu Hsiu, İkinci Han Sülâlesinin ilk imparatoru olarak iktidarı eline geçirdi ve Kuang-Wu-ti adını aldı.

Bu değişiklik olduğu zaman, nüfus, savaşlar ve iç isyanlar nedeniyle azalmıştı. Bazı toprak parçaları ekilemiyor, boş duruyordu. Büyük emlâk sahipleri ve faizciler öldürüldüğünden, bunlardan para alan köylülerin borçları da ortadan kalkmıştı. Bu defa arazileri ele geçirip nüfuz sahibi olanlar, yeni sülâlenin üyeleri ve taraftarları oldu.

Ülkede uzun süredir devam eden iç çatışmalar, imparatorluk içindeki saray entrikaları M.S.180’den itibaren iktidarı ele geçirmek için sürekli birbirleriyle savaş halinde olan generallerin uzlaşmaz tutumları, imparatoru kendi taraflarına alma çabaları neticesinde (M.S.190-220) son imparator Hsien-ti esir düştü.

Başarı kazanan general, imparatoru da beraberinde götürürdü. İmparatorun böyle beraberlerinde bulundurulmasının sebebi, yeni sülâlenin ilk imparatorunun eski sülâlenin son imparatorundan devlet mühürlerini almak zorunda bulunmasındandır.

M.S.200’e gelindiğinde sadece Çin’de üç büyük parti kalmıştı. Bunların en güçlüsü, kuzey’de bulunan ve imparatora her zaman çok  yakın  olan  Ts’ao’nun  partisi idi. Bunun döneminde, M.S.180-200 yılları arasında bir Çin eyaleti olan Shansi’e ondokuz Hsiung-nu kabilesi yerleştirilmiştir. Bu suretle, bu kabileler yardımıyla  iktidara sahip oldu. Ölümünden sonra oğlu Ts’ao P’i M.S.220 yılında imparatora istifasını verdirip yeni sülâle Wei devrini kurdu.

2. Çin’in Parçalanma Devri (M.S.220-589) :

Tarih kitaplarında bu dönem için Üç Devlet Devri başlığı da kullanılmaktadır. M.S.2 nci yüzyılda Kuzey Çin’e göç etmiş olan 19 Hsiung-nu kabilesi, M.S.220’de çok kuvvetli olmasa da ilk defa yeni bir siyasi birlik olarak ortaya çıkmıştır. Bu siyasi birlik, M.S.589’a, yani bu parçalanma devri sonuna kadar Kuzey Çin’de hakim olan, sülâle idarelerini kuran, bir sonraki devirde de daha fazla kuvvetlenen Kuzey Çin’deki Hsiung-nu’larla diğer Türk devletlerinin çekirdeğini oluşturmaktadır. Bu durumda bütün bu devir, Çin’in yabancılar ve bilhassa Türk’ler tarafından idare edildiği bir devir olarak vasıflandırılabilir[4].

Wei Sülâlesi (M.S.220-265) idareyi ele aldığı zaman, Çin hiçbir şekilde birlik teşkil eden bir ülke değildi. Bağımsızlıklarını elde etmiş olan diğer iki ordu komutanı da vakit geçirmeden imparatorluklarını ilân ettiler.

Batı Çin’de , bugünkü Sih-ch (Si-çuan) eyaletinde, 221’de Liu Pei kendini imparator ilân etti ve Çin’in güney-doğusunda, Nankin civarında aynı yıl Wu Sülâlesini kurdu (221-280). Wu’nun hakim olduğu bölge, memurlardan, askerlerden ve tüccarlardan meydana gelen ve içinde Çin’lilerin yüksek tabakasının az bulunduğu yerleri kapsıyordu.

Güney-batıda Shu-Han devleti bulunuyordu. Shu-Han, evvelâ sülâlelerin meşruluğu konusunu ortaya çıkardı.

Liu Pei tahttan indirilmiş olan Han sülâlelerinin imparator ailesine mensup olduğunu ve bunun için Çin’in meşru hükümdarı olmağa hak kazandığını savundu.

Buna karşı kuzeyde Wei’ler Han Sülâlesinin son imparatorunun devlet mühürünü kendilerine verdiğini ve meşru olduklarını iddia ettiler.

Bunları tartışma konusu yapan Shu-Han’ın ekonomik durumu daha iyi idi. Zengin tüccarlar buğday, ilaç ve diğer para getiren işlerle uğraşıyorlardı. Shu-Han’ın ekonomisi fena değildi ama Wei devletine karşı koyacak kadar da nüfusu çok değildi. Para karşılığı Tibet’lileri satın alıp, onların yardımı ile Wei’lere taarruz etmeyi planlıyordu.

226’da Wu Sülâlesini kuran Liu Pei öldü. Arkasından Wei 263’de Shu-Han’ı mağlup etti. Bu iki güney devletinin müşterek olan yönü her ikisinin de askerler tarafından kurulmuş olmalarıdır.

Wei, Shu-Han’ı mağlup etti ama, kendi durumu da pek parlak değildi. Devamlı savaşlar yüzünden halk ve bölgeler fakirleşmişti. Güney ve güney-batı Çin bağımsız olmuştu. Devlet dairelerine hakimiyet kaybolmuştu. Bu sıralarda sahneye Sih-ma ailesi çıktı. 264 yılında Sih-ma  kendini  Ch’in  Kralı  ilân  etti ve bir süre sonra öldü. Yerine oğlu Shi-ma Yengeçti. O’da Wei sülâlesinin tahttan çekildiğini bildirerek kendini yeni Ch’in Sülâlesinin ilk imparatoru ilân etti (265).

Bu tarihten sonra, 265-317 yılları arasındaki dönemde, Batı Chin Sülâlesi’nin idaresini görüyoruz. Sih-ma Yen imparator olmuştu ama kendisine yardım eden çevresini memnun etmek için onlara mükâfat olarak, mevkiler, makamlar dağıttı. Prensler ayrı ayrı derebeylikler ve ordular kurup ayrı siyaset uygulamaya başladılar. Entrikalar gittikçe arttı. 280 yılında, bir genel silahtan arınma ilân edildi. Terhis edilen askerler silâhlarını teslim etme yerine, götürüp sattılar. Bu silahları o sıralarda Çin’in kuzeyindeki Hsiung-nu’lar ile Hsien-pi’ler aldı. Buna karşılık toprak verdiler. Böylece kuzeyde sınırların ötesine daha çok Çin’li yerleşti. Bu silâhtan arınma bir tasarruf tedbiri olarak yapılmıştı; fakat sonuçta askerlik yapanlar hudut kavimlerinde toplandı. Silâhları alan bu iki grup, bir süre sonra To-pa’larla karıştılar. To-pa’ların Türk olduğu da söylenmektedir.

Bu aradaki yıllar zarfında kuvvetlenen gruplardan birisi de Tibet’liler grubuydu (Ti ve Ch’iang olarak iki grup). Bu iki grup 296’da isyan etti. 316 yılına kadar çeşitli savaşlar, çekişmeler sonucunda, yukarıda silâhları alan olarak adı geçen Hsiung-nu’lar Çin’in batısına hakim oldular.

317 yılından 385 yılına kadar iktidarı ellerine geçirip hüküm üren sülâleler olarak, Chao, Liang, Ch’in, Yen, sülâlelerini ve bunların isimlerinin başına doğu-batı kelimeleri eklenerek hüküm süren bir dönemi görmekteyiz. Bu karışık sülâle ve hükümdarlar döneminin belirtilecek özelliği, 351 yılında Tibetli’leri etrafına toplayıp, kendini ilk Ch’in hükümdarı ilân eden Fu Chien’in (kendisi Çinli değildir) halkını Çin kültürüne çok fazla yaklaştırmakla bütün Çin üzerinde etki ve nüfuzunu idame ettirebileceği varsayımı ile bir tecrübeye girişmesidir. Bir Tibetli olarak, Tibet zihniyetine göre bir askerdi ve komutandı. Onun yönetimi altında kabile reisi olmayan Tibetli’ler parçalanmış Hsiung-nu kabilelerinin geriye kalanları, Hsien-pi’ler, Çinli’ler bulunuyordu. Teşkilât askeri idi. Kabile Teşkilâtı yoktu. Yani böyle bir destekten mahrumdu. Nitekim Fu Chien’in  mensup  olduğu  Tibet   halk   grubu  o  zaman   silinmiştir (385).

Başka  önemli  bir  husus  da   erimiş   olan   gruplardan Hsien-Pi’lerin ve bazı grupların seçtikleri iki yolu tercih etmeleridir. Birincisi, yeni bir ekonomik yapılanma, yani Çin’de bir Çin şeklini ve hüviyetini alma; ikincisi, önceki yaşama ile ekonomik şekli benimseyerek muhafaza etme ve başka bir kabileye katılma. Her iki şekilde de Hsien-pi müstakil, etnik grubu silindi.  Fu Chi’en devletinden  sonra sayısız küçük devletler (Çin’liler bu zamanda 16 devlet’den bahsederler) ekonomik olarak iki gruba ayrılmaktadırlar: Ticaret devleti, Harp devleti. Harp devletleri de sosyolojik olarak, kabile devleti, askeri devlet diye iki şekilde tanımlanır. 16 devlet dönemi düşünce hayatı içinde önemli bir şey olmamakla beraber, kültürün güneyde olduğu, kuzeyde bulunmadığı şeklinde bir yerel değerlendirme yapılabilir.

Yukardaki devirden sonra Kuzey Çin’de Toba devletinin (385-550) kurulmasını görüyoruz. Fu Chien, eski Toba devletinin varlığına 376’da son vermişti. Fakat bu son verme etkili değildi. Ülke kısımlara bölünmüştü. Bu bölünmede Hsiung-nu’lar dan birisi iktidarı eline alarak yeni bir Toba devleti kurdu. Bu yeni kuruluşa 119 tane kabile de katıldı. Bu dönem için tarihçiler, “Toba’lar kimler di?” sorusuna cevap vermenin güç olduğu görüşünü öne sürerler. 385 yılından itibaren de hem Türk, hem de Moğol kabilelerinin bu çatı altında toplandıkları tahmin edilmektedir. Böylece Toba devletinin bir kabile devleti olduğu kabul edilmektedir. Bereketli toprakları gıda için ele geçirmek fikri, bir süre sonra Doğu Çin ovasına bir akın yapmak suretiyle neticelendi. Doğal olarak bu sonuç kalabalık bir Çinli topluluğunun egemenlikleri altına girmesine sebep oldu. Saraydaki Çin’li görevliler bu grupların merkeze bağlanmasını ve memurlar tarafından idare edilmesini tavsiye ettiler. Neticede Toba devleti gittikçe Çinlileşmeye başladı. Bu kaynaşma Toba’ları güçlü kıldı. Giderek 440’da Kuzey Çin tamamen hakimiyetleri altına girdi. Buna rağmen Çinlileşme devam etti ve sivil yönetim neredeyse tamamen Çinlilere geçti. Toba’lar askeri idareyi devam ettiriyor görünüyorlardı. 440-490 yılları arasında ekonomik ve sosyal değişiklikler yaşandı. Birçok Toba zengin Çinli ailelerle evlenerek akraba oldular; saray tamamen Çinli oldu. Resmi dil Çin’ce oldu. Giyim ve adetler değişti. Fakir kabileler kışkırtmalarla, isyanlar çıkarmaya başladı. Yüzyıllardır yaşanan olaylar tekrar sahneye çıktı. Sonuçta 550’de Kao Kang adında birisi Toba devletine son verdi.

550-580 yılları arasında Kuzey Çin’de Toba’ların halefleri olan bir takım devletler hüküm sürdü. 580’den sonra 906’ya kadar,

Sui Sülâlesi (580-618),

T’ang Sülâlesi (618-906) devirleri yaşandı.

Sui Sülâlesi: Kuzey Çin’de idaresiz ve başarısız kalan kavimler, Yang Chien iktidarı eline geçirince toparlandılar. 350 yıllık kargaşa devrinden sonra birleşme başarılmıştı. Ama yine de Sui Sülâlesi devrine bir geçit, yeniden teşekkül devri denebilir. Kuzey-Güney birleşmesi, 350 yıl birbirinden ayrı bulunan halkları, kavimleri, farklılıkları hemen kaynaştıramamıştı. Dil, öğretim, sosyal ve ekonomik yapı ayrılıkları bir birliği nasıl oluşturabilirdi? Bir de kuzeyde nüfus oranının fazlalılığı vardı. Güney’de Toba’lar tarafından çıkarılan isyanlar tekrar başlamıştı. Yine yapılan devamlı savaşlar çok pahalıya mal oluyordu. Entrikalar, rüşvetle tesirli hale getirilmek isteniyordu. Kanal inşaatları, yeni saraylar yapılması gibi masraflar ekonomiyi oldukça sarsıyordu. İmparator, hükümeti daha emniyetli bulduğu güneyde bırakmak mecburiyetinde kalmıştı. Sülâlenin lideri Yü-wen, Toba’lılar tarafından suikast düzenlenerek öldürüldü (618). Her yerde ufak devletler kurulmaya başladı.

T’ang Sülâlesi: İç kargaşa devam ederken, Li Yüan kendisini T’ang Sülâlesinin imparatoru ilân etti. 624’de toprak dağıtımı ile yeniden kanuni düzenleme yapıldı. Vergiden istisnalar getirildi. Devlet yapısına daha modernleşme kazandırıldı ve bakanlıklar düzeltildi. Askerlere terfi sistemi getirildi. İmparatorun atalar mabetleri bakanlığı kuruldu. Askeri işleri ayrı idare eden Savunma Bakanlığı vardı. Ekonomi iyi yola girmiş ve devam ediyordu. Li Shihmin dönemi T’ang Sülâlesinin en parlak dönemi oldu. Kendisinden sonra gelen oğlu (650-683) Kao-Tsung zamanında, başlanan bütün işler tamamlandı. Çin’de bu dönemlerde, şimdiki ismiyle yabancı sermaye diyebileceğimiz bir uygulamayı görüyoruz. Bazı mahallelere yerleşen yabancılar kendi ülkelerindeki gibi yaşamaya başladılar. Yahudiler kumaş tüccarı olarak buraya göç ettiler. Kültür bakımından olumlu yaklaşılan bu konuya ekonomik bakımdan aynı gözle bakılmamaya başlandı.

Olumlu, olumsuz olaylarla yıllar geçerken, iyi şeylerin bitip, kötülüklerin başlamasını tarih kitapları bir kadına bağlarlar. Bu kadın Wu idi. Kendisi T’ang Sülâlesine en parlak dönemi yaşatan Li Shihmin’in kumasıydı. Ölümünden sonra adet olduğu gibi rahibe olmuştu. Kao-tsung ona aşık olup alıncaya kadar rahibe olarak kalmıştı. Meşru imparatoriçe yerine onu geçirdi. Wu sarayda gittikçe nüfuz sağladı. Her işe imparator yerine karışmaya başladı. Meşru veliaht yerine kendi oğlunu geçirdi. Kao-tsung ölünce (683) kendisi yönetimi eline aldı. 690-705 yılları arasında imparatoriçelik yaptı. Bu hareketle T’ang Sülâlesi resmen sona erdi. Wu ölünce yerine Wei geçti (705-712). 713-755 yıllarında Hsüan-tsung’un devri yaşandı. 755-906 yılları arasında Arapların ve Uygurların bölgedeki bazı faaliyetleri var. Daha büyükçe ve daha düzenli asker kullanma teknik ve taktiklerinin geliştiğini görüyoruz. Yine saray entrikalarının yapılması, toprak ve yiyecek için sülâleler arasında evliliklerin devam etmesi, Budist’lerin mabetlerinin daha modern hale getirilmesi, şiir, edebiyat, ressamlık bu devre damgasını vuran kültür hareketleridir.

906-1280 tarihleri arasında yaşanan ve Çin’in ikinci bölünme devri olarak tarihe geçen idarenin 906-960 yılları arası, Beş Sülâle devri diye isimlendirilir. Bu adla anılan bu devrin en önemli özelliği, 220-580’de olduğu gibi, Çin’in tekrar iki kısma ayrılması ve kuzeyin yabancıların, güneyin ise Çin’lilerin hakimiyeti altında bulunmasıdır.

Bazı tarihçi yazarlar Çin’in Orta Çağını 3 kısma ayırırlar. Bunlar;

  • 220-580; Çin’in ikiye ayrılması, kuzeyin bilhassa Türkler tarafından idare edilmesi.
  • 580-900; Çin, Çin’liler tarafından idare ediliyor, Çin’in dışında kuzeyde Çin’le mütemadiyen savaşan ve Çin’li olmayanlardan oluşan büyük bağımsız devletler bulunuyor.
  • 900-1280; Çin tekrar ikiye ayrılıyor, kuzey yabancılardan Moğol ve Tunguzlar tarafından idare ediliyor.

Çinli’lerin Wu-tai dedikleri beş sülâle devrinde, kuzeyde bulunan beş sülâleye karşılık güneyde de on sülâle vardı. Bu on sülâle, askeri valilerin kurdukları devletler idi. Onuncu yüzyıla damgasını vuran kültürel gelişmeler de yaşanmıştır. Kitap basımı yayılmaya başlamış ve kağıt paranın ilk şekilleri kullanılmıştır. Havale sisteminin benzeri depozito makbuzları kullanılmıştır. Çok geçmeden bu makbuzlar piyasada bir çeşit ödeme vasıtası olarak da geçerli sayıldı. Bu uygulama yavaş yavaş banka sistemini getirdi. Daha büyük ticari merkezler açıldı. İlk açık renk porselenler kullanılmaya  başlandı.  Çay  ticareti gelişti. Çayın kullanılmasının, 3 ncü yüzyılda Güneydoğu Çin’e gelerek orada yayılan eski bir Tibet adeti olduğu rivayet edilir.

906’da Chu Ch’üan-chung, Liang sülâlesinin ilk imparatoru olarak tahta çıktı. Kendisi Doğu Çin’li idi. 917’de oğlu tarafından öldürüldü. Sonraları Türk Sha-t’o, ikinci Sha-t’o, üçüncü Sha-t’o ve sonraki Chou Sülâleleri 960’a kadar imparatorluk yaptılar.

Kuzey Sung Sülâlesi (960-1126): Sülâlenin başındaki Chao K’uang-yin, Pekin’in güneyinde Çin’li bir asker ailesine mensuptu. Generallikten imparatorluğa yükselmişti. Diğer sülâle kurucularından daha uzun yaşadığı, dış siyasete yeni bir yön verdiği için dönemi de uzun sürmüştür. Sung’lar işbaşına gelir gelmez güneydeki devletlerin aleyhine döndüler. Buradaki küçük devletler ekonomik ve kültürel yönden iyi olmalarına karşı, askeri bakımdan oldukça zayıftılar. Chao K’uang bunlara birer birer savaş açarak hakimiyeti altına aldı. Bu ilhak etme savaşları 20 yıl sürdü (960). Devlet geliri yükseldi. Askeri idare kaldırılarak, devlet sivil idare ile yönetildi. Devletin kurulmasına yardımcı olan generaller mümkün oldukça erken emekli ediliyor veya sivil hizmete alınıyorlardı. Ordu terhis edildi, birçok yere köylüler yerleştirildi. Gümüş, bakır, demir üretimi fazlalaştırıldı. Büyük mülk sahipleri, memur ve alim olan bir zümre vardı. Bu zümre emlâk ve gelirleri temsil ettiklerinden elde edilen sermaye mülke dönüştürülüyordu. Bu devirde küçük dereceli memur maaşları yetersiz olduğundan onlara tarlalar verilirdi. Vergiler de tarla büyüklüğüne göre alınırsa da küçük topraklı köylüler bu uygulamadan memnun değillerdi. Çünkü kendi ihtiyaçlarını karşılayacak bir gelir getiren tarlalarından başka gelir kaynakları yoktu. Masraflar devamlı fazlalaştı. Dış siyaset zayıfladı. 1086 yılına kadar bir takım el değiştirmelere uğrayan devlet idaresiyle gelindi. Oluşan küçük tüccarlar grubuyla çay ve bazı ürün tekelcilerinin birbirlerine karşı mücadeleleri 1102’ye kadar sürdü.

Sung devrinde, Ch’i-tan’lara senelik haraç vermek suretiyle barışı muhafaza  siyaseti takip edilmiştir. 937’den sonra Ch’i-tan adı “Liao” olarak değiştirilmişti. 1100’lerde Liao’ların arkalarında yeni bir rakip belirdi. Bunlar o zamana kadar nisbeten bağlı gibi görünen “NÜ-chen”lerdi.1114’de bağımsızlıklarını ilân etmişlerdi. 1122’de Pekin’i işgal ettiler. 1125’de Liao devleti sona erdi. Arkadan Sung’ların hükümet merkezi alındı, Kuzey Sung sülâlesi de silinmiş oldu. (1126).

Güney Sung Sülâlesi (1127-1279): Sung Sülâlesinin son imparatorunun kardeşi esaretten kaçarak Nankin’de tahta çıktığını ilân ederek Güney Sung Sülâlesini kurdu. Kuzeyin elden çıkması hükümet oluşturan grubu etkilemedi. Onlar toprak kaybetmemişti. Sunglar, Moğollarla iyi geçiniyorlardı, onlarla birleşerek müşterek savaşlara başladılar. Bu şekildeki iyileşme bir gün bitti. Sung’lar askeri bakımdan daha az teçhizata sahiptiler. Tek başlarına askeri sonuç alacakları ümidine kapıldılar, fakat yanıldılar. Moğollar 1273’de büyük savaşlara başladı. Bu savaşlarda sıra Sung Sülâlesine de geldi. 1276’da hükümet merkezi düştü. Üç yıl daha sürgünde yaşayan Sung İmparatoru, nihayet suda intihar etmek suretiyle hayatına son verdi.

Moğol Devri (1280-1368): Çin’de Moğol hakimiyetinin bulunduğu dönemleri bazı tarihçiler, Orta dönem ile yeni dönemler arasında bir geçiş devri gibi kabul ederler.

1280-1911 yılları arasıdaki 631 yılın, 276 yılını Çin kendi milli hakimiyeti içersinde geçirmiş, geri kalan 355 yıl yabancıların hakimiyeti altında yaşanmıştır. Yabancı hükmedenler önceleri Moğollar, sonra Tunguz-Mançular olmuştur.

Moğollar bütün Çin’e hâkim olan ilk yabancılardır. Bunun sebebi, Moğolların siyasi anlaşmalar konusunda daha başarılı olmalarıdır. Ayrıca askeri yapıları da oldukça gelişmişti. Sung Sülâleleriyle yaptığı savaşlarda, özellikle kuşatmalarda top kullandıkları bilinmektedir. Moğolların Çin’e taarruz ettiklerinde Çin’de yaşayanların 1.000.000’dan fazla olduğu tahmin ediliyor. Bu nüfusun hepsinin Moğol olmayıp, birçok Türk, Turguz, Uygur, Ön Asya, Orta Asya, ve Avrupalı’lardan oluştuğundan da bahsedilmektedir. Çin’e taarruzda o zamanın teknik olarak en iyi , en üstün kolaylıklarından faydalanmışlardı.

Moğollar bu başarıyı elde etmişlerdi ama bu sefer karşılarına yeni ve büyük devletin nasıl idare edileceği meselesi çıktı. Devletin kurucusu Kubilay dahi, geçmiş devletler gibi bu devletin yönetilemeyeceğini anlamıştı. Bu maksatla bir dizi “Millet Kanunları” hazırlandı. Bundan amaç Moğolları korumaktı. Çin halkını dört gruba ayırdılar. Bunlar :

  • En eski Moğol kabileleri, Beyaz Tatarlar, Siyah Tatarlar, Vahşi Tatarlar.
  • Naiman’lar, Uygurlar, Muhtelif Türk kavimleri, Tunguzlar ve diğerleri.
  • Kuzey Çinli’ler.
  • Güney Çinli’ler.

Moğollar imtiyazlı hükümdar sınıfını oluşturuyorlardı. En yüksek memurluklar onlarda idi ve iyi sayılabilecek maaş alıyorlardı. Uygurlar daha ziyade ticaretle uğraşıyorlardı. Güney Çinli’ler çıkarılan kanunlara göre en alt tabakayı meydana getiriyorlardı. Başkaları ile evlenmeleri yasaktı. Çinli’lerin de silâh taşımaları yasaktı. Moğolların hakimiyeti Çin için bir sükûnet dönemi oldu. Büyük savaşlar Çinli’lerin yardımı olmadan uzak yerlerde yapılıyordu. Bazı deniz aşırı yerlerde, Çinli’ler hem gemi, hem de asker verdiler. Japonya harekâtı böyle yapıldı. Japonya’nın hakimiyet altına alınmasında Çinli’lerin de çıkarları vardı. Onlara Sung Sülâlesinden beri kapanmış olan bir satış bölgesi açılmış olacaktı. Daha sonra Moğol’ların güneydeki savaşları gelir. Bu seferler, 1282’de Birmanya’ya başladı, 1284’de Annam ile Kamboçya devlete dahil edildi, 1299’da Cava’ya savaş ilân edildi. Bütün Hindiçini, Moğol hakimiyetini tanıdı. Moğol askerleri garnizonlarda oturuyor, aldıkları maaşa karşılık hiçbir iş yapmıyorlardı. Yaşlı askerler ölünce yerlerine oğulları geçiyordu. Ama bunlar sadece Çin’de doğmuş Moğol olmaktan öteye geçemediler. Askerliği öğrenmediler. Bu yüzden 1320’den sonra üzücü olaylar yaşandı. Örneğin 1000 kişi, 50 kişilik bir çeteyle bile başa çıkamıyordu. Çünkü bu 1000 kişinin büyük bir kısmı silâh kullanamıyordu.

Moğollar, Pekin’i hükümet merkezi yaptılar. Çünkü Moğolistan çok yakındı. Diğer Moğol devletleri ile temaslar da devam ediyordu. Seferlerden elde edilen ganimetlerin paraya çevrilmesi ile muhteşem saraylar yapılıyordu. Pekin’in nüfusu gittikçe artıyordu. Buğday ve darı yerine Çin halkı pirinç yemeğe başlamıştı. Pirinç kuzeyde yetişmediği için güneyden getirilmesi yetersiz kalıyordu. Çin köylüsünün de durumu hiç iyi değildi. Gentry sınıfı (Gentry İngilizce bir kelime olup, hem büyük mülk sahipleri, hem de aynı zamanda memur ve âlim olanlara denirdi)[5] kendisinin dışındakileri adeta soymuştu. Moğollar bunu giderememişti. Bütün artan nüfusu köylülerin üretiminin beslemesi mecburiyeti ortaya çıkıyordu. Din ve ticaret de köylüye etki yapıyordu. Çinli’lerin yüksek tabakası dinle pek ilgilenmiyordu. Fakat Moğollar çok dindardı. Bunlar ve yardımcı bazı kavimler kısmen Budist, kısmen de Şamanist idiler. Çin’deki Moğollar Budistliği benimsediler. Problemler, giderlerin fazla gelirlerin az olması yüzünden de gittikçe ağırlaşıyordu. Moğol devri, Çin’i süratli ve devamlı fakirleştiren bir devir olmuştu. Bu olumsuz faktörler kısa zamanda tesirini gösterdi. Baskınlar, katliamlar Moğol ve Çinli ayırmaksızın yapılmaya ve ele geçen paralar, mallar bölüşülmeye başladı. 1325’de bunlar vuku bulduktan sonra 1329’da 7,5 milyon insanın aç olduğu şayiaları yayıldı. Zenginlerden para alan Moğollar, asileri bastırmak için gönüllü topladılar. Bu da istenen sonucu getirmedi. Gentry aileleri kendi aralarında para toplayıp gönüllü teşkilâtı ile hükümetin iznini almadan asilerle savaşa kalktılar. Bu, asiler tarafından öldürülmelerinden korktukları için girişilmiş bir hareketti. 1351 yılına gelindiğinde Sarı Irmağın setleri yıkıldı. Yeniden inşa için 170.000 kişi toplandı. Tam işçilerin gelecekleri yerlerde isyanlar çıktı. 1352’de babası seyyar falcı, anası kör bir dilenci olan Kuo isyan etti ve başarı kazandı. 1355’de Kuo öldü. 1368’e kadar geçen zamanda pek çok ufak savaş oldu. Bütün güney ayaklanıp kuzeye çıktı. Pekin hemen hemen savaşsız teslim alındı. Moğol hükümdarı en yakın adamlarıyla beraber önce kuzeye oradan da Moğolistan’a kaçtı. Moğolların devri sona erdi. Bu devrin sona erme sebepleri şunlar olabilir:

Moğollar, Kubilay Han’ın fetihlerinden sonra elde ettikleri askeri gücü barış zamanında devam ettiremediler. Moğol askerleri yaşadıkları lüks hayattan dolayı enerjilerini, güçlerini kaybetmişlerdi.

Devleti yalnız Moğollar veya başka yabancılar tarafından devam ettirme denemesi başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Ming Devri (1368-1644): Çin’de Moğol yönetiminin ikinci yarısında yaşanan katliam olaylarının sebebi ekonomik nedenlere dayandırılmıştı. Daha sonraları fazla nüfuz kazanan Chu’nun da isyanı, bu amaçlı sosyal bir katliamdı. Ailesi basit köylüydü. Annesi ve babası ölünce hem eşkıya, hem rahip oldu. Çin tarihinde üç defa bir köylünün imparatorluğa yükseldiği olayları yaşanmıştır. Bunlar Han Sülâlesi kurucusu, Beş Sülâle devri, diğeri Chu’dur.

Chu’nun isyanında, Moğollar çıkardıkları Milliyet Kanunlarını ağırlaştırarak uygulamaya çalıştılar. Bu tutum, isyanın ihtilâlci ve milliyetçi bir hüviyet kazanmasına neden oldu. Buna rağmen Chu, gentry tesirinde kalarak köylüyü koruyan bir ihtilâlci görünümünden çıkararak, imparatorun yerine geçme hedefini ortaya koydu.

Moğolların uzun uzun savaşmak istememeleri nedeniyle askeri bakımdan gevşemeleri sonucu dağılmaları kolay oldu. Bu çeşit başarılar Çinli’lerde bir üstünlük duygusu oluşturdu. Moğolların koyduğu ırkçılık güden kanunlara karşı bir milliyetçilik akımı oluştu. Yabancıları karşı bir nefret dalgası oluştu. Bu arada doğuda ve güneyde Japonların korsanlıkları başladı.

Chu’nun imparator olarak hüküm sürmek isteği yanında muhafazakâr bir tutuma da girmesi önemli idi. Çünkü kendisi 1368’de Pekin’i ele geçirdiği, imparator olarak tanındığı zaman bile ihtilâlci olarak kalacağı davranışı içerisinde idi. İlk çıkardığı yasalar zenginlere karşıdır. Fakirlere toprak veriyordu. Bir iş yapmayan, tembel tembel dolaşan rahiplerin sayısını azalttı. Böylece sosyal bir eşitlik sağlamaya çalıştı. Fakat uygulamalarda pek başarılı sonuçlar alınamadı.

Chu ve etrafındakiler Moğol devrinin gösterişli yaşamından kendilerini bir türlü sıyıramıyorlardı. Pekin’in bütün Asya’yı ihtiva eden bir dünya devletinin merkezi olmadıkça ve yalnızca Çin’in merkezi kaldıkça gösterişli yaşamın mümkün olamayacağını hatırlarına getirmiyorlardı. Chu ve yakınlarının aklına imparatorluğu kaldırmak da gelmiyordu. Aksine Moğol saltanatının devamına mecburlarmış gibi değerlendirme yapıyorlardı. Chu’da bu yolda aile ile yakınlarına ve arkadaşlarına 20.000 kişiyi geçindirebilecek genişlikte topraklar, tarlalar hediye etti. Moğolların yaptığı gibi imparator ailesine devletten maaş bağladı. Bu maaşların toplamı, o çevreden toplanan vergilerden fazla tutuyordu. Bütün bunların dışında, tüm zamanların en fazla yolsuzlukları da bu dönemde yaşandı.

Ming devri yani 14 ncü yüzyıl, Çin’de yeni bir tabakanın oluşmaya başladığı bir dönem gibi de değerlendirilmektedir. Bu tabaka Avrupa’daki burjuvaya oldukça yakındır. Sung döneminde matbaacılık icat edilip kitap fiyatları çok ucuzlayınca okuma ve öğrenme isteği oranı da buna paralel olarak arttı. Kendini yetiştirme olanakları içersinde bir zümre sınavlara hazırlanıp memur olma yolunu seçti. Böylece Gentry sınıfının dışında bu örgütlenmede belli bir kesim buluştu. Bu gelişme az çok bir demokratlaşma başlangıcı olarak da kabul edildi. Fakat iyi bir netice vermedi, köylünün daha fazla fakirleşmesine neden oldu. Bu yeni orta tabakanın oluşması ilginç bir uygulamayı da beraberinde getirdi. Bu kesim imparatora yakın olmak için çareler arıyordu. Baktılar ki imparatorun en yakınında haremağaları var, onlar da önce hadım olup, sonra haremağası olmaya başladılar. Bu yol, sonraları yeni oluşan orta tabakanın geçimi için haremağalarının saraydaki nüfuzundan istifade etmek gibi karışık ilişki ve bağlantıların meydana gelmesine sebep oldu.

İmparator Chu yıllar geçtikçe bozulan düzen içersinde yardımcılarını ne yapacağını düşündü. İdareyi ele geçirme esnasında kendisine çok yardımcı olan bu kişileri artık işe yaramıyorlar diye saf dışı bırakmayı plânladı. Seçtiği yol, bunları birbirlerine karşı kışkırtmak suretiyle birer birer öldürtmek oldu.

Chu, devletin başkentini Nankin’de bırakmıştı. Böylece Yangtse deltasının zengin buğday üreticilerinin arzularını yerine getirmiş oluyordu. Kuzey bölgesi, tehlikeli bölge olma özelliğini koruyordu. Bunun için devamlı asker bulundurma ihtiyacı vardı. Chu bu meseleleri çözmek için oğullarından birini buraya kral olarak atadı.

Bu sıralara kadar dış siyaset, Moğollarla yapılan savaşlardan öteye geçmedi. Çok geçmeden Moğollar karşı taarruz yapacak kadar güçlendiler. 1374 ve 1387’de Japonların, Çin sahillerine vur kaç taktikleri ile yaklaşıp, en yakın şehre çıkarak yağma ve ganimet alıp tekrar geri çekildiklerini görüyoruz. Buna bir ölçüde mani olmak için sahillere yakın yerleşim yerleri içerilere, daha güvenli yerlere alınmaya başlandı. Bu gelişmeler yaşanırken Ming veliahtı 1391; yılında, 1398 yılında da Chu öldü. Veliahtın oğlu Hui-ti tahta çıktı (1399-1402). Genç imparatorun tarafları arasında büyük bir çatışma çıktı ve Yung-lo imparator ilân edildi. 1424’e kadar saltanat sürdü.

Yung-lo tahta çıktığı sıralarda Timur, Çin’i nasıl işgal edeceğinin plânlarını yapıyordu. Fakat herhangi bir uygulama yapamadan öldü.

Hindiçini’deki Moğol hakimiyeti hem geri çekilmeleri hem de generallerin taarruzları neticesinde son buldu. Fakat bazı yerlerde bağımsızlık amaçlı hareketler başladı. Bu benzer olaylar, klik çatışmaları derken 1505 yılına gelindi. Bu yılda Wu-tsung adında birisi tahta çıktı. Bu kişi, tecrübesiz, haremağalarının elinde oyuncak olan 15 yaşında bir çocuktu. O zamanki haremağalarının başında Liu Chin bulunuyordu. Nüfuzunu sağlamlaştırmak için kendini eğlenceye veren imparatordan, bütün emirleri kendi başına yayımlamak için yetki almıştı. Böylece ilk büyük emri ile kendisine karşı olan 300 önemli mevkide mühim görevler yapan memurları saf dışı bıraktı veya öldürttü. Yerlerine adamlarını atadı. Kendi adına adamları vasıtasiyle illerden para toplatıyordu. Evi araştırıldığında bulunan bu paraların, devletin bir yıllık bütçesinden çok olduğu görülmüştü. Bu sıralarda Batı Çin’de bir ayaklanma oldu. Sarayda da Wang Yang-Ming iktidarı ele aldı. Bu kişi sonradan filozof olan Wang ailesinden biri idi. Bunun da felsefesi Konfüçyüz’e  bağlı  olan  bir  felsefe  olarak  öğretildi.   Wang Yang-Ming 1529’da öldü.

Daha sonra Mançu Sülâlesinin hâkim olacağı 1644 yılına kadar aşağıdaki gelişmeler Ming ailesinde yaşandı. Yaşları 10-15 olanlar, imparator ünvanı ile devlet idaresinin başına getirildi. Saray entrikaları, isyanlar, gittikçe ağırlaşan yaşam şartları, kıtlık, Japonların yağmaları senelere damgasını vurdu. Bu ufak yaştaki imparatorlar kendilerini yetiştiren hizmetkârlarının etkisi altında, adeta bir oyuncak gibi onların dediklerini yaptılar. Moğollar ile çatışmalar devam etti.

1592’de Japonlar Kore’ye taarruz ettiler. Kore, Çin’in egemenliği altında bulunduğu için yardım istedi. Çin ordusu başlangıçta başarılı olamadı. Daha sonra durum lehlerine döndü ve 1598’de Japonlar Kore’yi terk etmek mecburiyetinde kaldılar.

İngilizlere gelince, Hindistan’da tutunmak istedikleri yıllarda Çinli’ler Hindiçini’deki etkinliklerini Annam, Birmanya ve Siyam’da yaptıkları savaşlarda artırmaya çalışıyorlardı. 10 yaşında tahta çıkan Shen-tsung (Wan-li)’un (1573-1619) Saltanat Devrinin sonlarına doğru, Mançuların Çin memurlarından gelen şikâyetleri gittikçe artıyordu. Onlar şikâyet ederken Mançurya’daki Çin şehirleri düşmeye başladı. İlk başarılardan sonra Mançu lideri Nurhaçı 1616’da imparator oldu. Devam eden isyanlar, ordunun beslenmesi ve idamesi için alınamayan vergiler, klikler arası sürtüşmeler sülâlenin sonunun yaklaştığının işaretleri idi. Bu arada isyan edenlerle, Mançular’ın tarafına geçenler de oluyordu. Bir süre sonra Mançular’ın büyük akını başladı. Hemen hemen bütün Moğol prensleri onlara gönüllü katılıp, Çin’e yapılan yağmacılık akınlarına iştirak ediyorlardı. 1638 yılında Pekin önlerine kadar geldiler. Şehrin kuvvetli bir garnizonu olmasına rağmen, askerler savaşmayı istemiyorlardı. 1644’de şehir düştü. Son Ming imparatoru da intihar etti.

Moğol ve Ming dönemlerinin fikir ve sanat hayatında dikkati çeken noktalar şöyle ifade edilebilir.

Çin bilginlerinin büyük bir kısmı resmi hayattan çekilip, inziva hayatı yaşamaya başladılar. Şiir ve nesir çalışmalarında oldukça başarılı olunmuştur. Eserlerin bazıları Çince yazılmaya başlamıştır. Seyahatnameler düzenlenmiştir. Moğol devrinde en önemli atılım opera yönünden olmuştur. Bilgili insanlar opera metinleri yazmaya başlamıştır. Dram eserler de yazılmış ve oynanmıştır.

Ming devrinde müziğin yenilenmesine başlanmıştır. Güzel, herkes tarafından beğenilen romanlar yazılmıştır. Hikâye türünden derlemeler de yapılmıştır. Heykel çalışmaları güzel sanatların bir kolu olarak gelişmiştir. Mimaride Hint-Tibet tesiri hakim olmuştur. Resim sanatında, mabetler için yapılanlar hariç yabancı tesiri görülmemektedir.

Moğollar sayesinde halı dokuma sanatı çok yaygınlaşmıştır. Ming devrinin en belli başlı yapıtları olarak Çin seddinin tamiri (Çin seddi M.Ö. 3 ncü yüzyılda yapılmış son şeklini M.S. 15 yüzyılda almıştır)[6], Pekin büyük Sur’u[7], Pekin sarayları[8] sayılabilir.

Ming devrinde beyaz üzerine mavi desenli porselenlerin yapılması ve kullanılmasını görüyoruz. Daha sonra kırmızı ve bej renk ilâveleriyle üç renkli fayans yapımına başlanıyor.

Mançu Sülâlesi (1644-1911): Sayı itibariyle fazla olmayan, ilk hükümdarları (Fulin, Shun-Chih ismiyle anılan) psikopat bir genç olan, Güney Çin’de Ming Sülâlesinin prenslerinin devlet yönetiminde bulunduğu, birçok yerde asi grupların bulunduğu bir dönemde Mançu’lar, Çin hakimiyetini askeri başarıdan farklı olarak iç siyaset yoluyla elde edebildiler. Mançu generalleri, ilk önce Doğu Çin’den güneye indiler ve 1645’de bir Ming prensinin idaresinde bulunan Nankin’e girdiler. Bu sıralarda Wu San-kui Batı Çin’i egemenliği altına aldı. Bu dönemde Nankin ve civarı Çin’in ekonomi merkezi idi. Çok geçmeden Mançu’lar daha güneye de inerek “gentry”nin de bulunduğu bütün bölgeye hakim oldular. Nankin’de bulunan Ming prensinin etrafı kendinden önceki imparatorlar gibi iyi işlerden uzak, kötü bir grup tarafından çevrilmişti. Gentry’ler bu Ming prensini desteklemiyorlardı. Asilerle de anlaşma yolu aranmadı. Mançuları da, barbar-yabancı diye dışlıyorlardı. Birkaç bin memur, bilgin ve büyük mülk sahipleri intihar etti. Başlangıçta Mançu’ları desteklemeyen “gentry”nin büyük kısmı, sonradan iyi şartlar teklif edildiği için ilk tutumlarından vazgeçerek Mançu’ları desteklemeye ve onlarla işbirliği yapmaya yanaştı.

Wu San-kui Batı Çin’i egemenliği altına almıştı. Nankin’deki Ming prensini kendi menfaati için Mançu’lara teslim etti. Yang-tse bölgesinin “gentry”si ile birleşmek için doğuya doğru gitti ve birlikte Mançu’lara karşı yürümeyi denedi. 1663’de Mançu’ların imparatoru ünlü K’ang-hsi bu plânı anladı.

1673’de Wu San-kui kendini imparator ilân etti. Savaş başladı. Bu sıralarda Yang-tse bölgesine birleşmek için giden “gentry”ler Mançu’larla andlaşma imzaladılar. Wu San-kui ölümüne kadar buna rağmen iktidarda kaldı. Kendisinden sonra torunu 1681’de mağlup edildi. Bu tarihten sonra Çin toprakları tamamen yabancı hakimiyeti altına girmiş oldu. Genç Mançu imparatoru K’ang-hsi (1663-1722) Çin kültürüne büyük ilgi gösterdi. Bilginlere itibar gösterip onları korudu. Çıkarcı grupların faaliyetlerine müsaade edilmedi. Rüşvetin önü alınmıştı. Topraklar genişlemiş, sanki bir yükselme devri yaşanıyor olmuştu. Bu olumlu dönem 18 nci yüzyılın ortalarına kadar devam etti. Yaklaşık Fransa ihtilâlinden itibaren önce yavaş, daha sonra süratli bir çöküş başladı. Bu çöküşe bir neden olarak da saray yaşantıları için takip edilen lüks içindeki bir uygulama, uzaklara yapılan savaşların ekonomik ağırlığı gibi hususlar da gösteriliyordu.

Bu özetten sonra Mançu Sülâlesinin gerçek yükselmesi, İmparator K’ang-hsi dönemine rastlar diyebiliriz. Kendisi iki önemli vazifesinin olduğunu daima söylerdi. Bunlar:

  • Ming Sülâlesinin son kalıntı ve taraftarlarını ortadan kaldırmak.
  • 1673’de kendini imparator ilân eden Wu San-kui gibi generallerin saltanatına ve hayatlarına son vermek.

1683’de Formoza işgal edildi. Civardaki asiler arasında Moğol Prensi Galdan diğer asilerden farklı olarak uğraştırıyordu.

Galdan’ın bütün çabası, Mançu hakimiyetinden kurtulmak içindi. Mançu’lar Çin’e taarruz ettikleri zaman, Moğollar yardım etmişlerdi. Sonraları Çin “gentry”si Mançu’ları süratle etkileri altına aldılar. Hatta, K’ang-hsi kendi dillerini unutan Mançular için öğretmenler tutmaya başladı.

Moğol’lar bu şekilde adeta Çinlileşmiş Mançu’larla birlikte çalışmak istemiyorlardı. Galdan bağımsız bir Moğol devleti kurmak gayretinde idi. Mançu’lar buna asla müsaade etmediler. Böyle bir oluşum Mançurya’yı yandan tehdit etmek demekti. Verilen bir takım uğraş ve yapılan savaşlar neticesinde Moğolistan’ın ve Doğu Türkistan’ın bazı kısımları Çinli’ler tarafından işgal edildi. Çinli’lerin Orta Asya’da yayılmaları, Rusların da Asya’da yayıldıkları bir zamana rastlamaktadır. 1650’de Ruslar, Amur nehrinde bir kale inşa etmişlerdi. Mançuların “siyah ejder akıntısı” adını verdikleri Amur’u vatanlarının bir kısmı saydıkları için 1685’de burayı tahrip ettiler. Bunun üzerine 1689’da Nertschinsk anlaşması yapıldı. Bu Çin’in Avrupa devletleriyle imzaladığı ilk anlaşmadır. Daha sonraları Ruslar, Pekin’de bir sefaret, bir ticari büro ve bir kilise açacaklardı.

K’ang-hsi döneminde kültür atılımı yaşandı. Çin kültürüne büyük yakınlık duyan K’ang-hsi Çinceyi öğrenmiş ve birçok eserler tercüme ettirmiştir. Ansiklopedi hazırlattırılması gibi önemli girişimler onun zamanında yapılmıştır. Avrupa’dan gelmiş olan misyonerler, sarayda iyi muamele görüyorlar ve etkili oluyorlardı. Böyle rahat bir ortamda çalışan misyonerler Çin’deki her yeniliği her değişikliği Avrupa’ya raporlar yazarak ulaştırıyorlardı. Bu iletişim Avrupa’da “aydınlanmış monarşi” fikrinin doğmasına neden olmuştu. Bu raporların bugün de Fransız ihtilâlini etkilediği kabul edilmektedir.

Misyonerler, sarayda mütehassıs olarak şöhretli bir şekilde hayat sürerken Çin sahillerine gelen Avrupalı ticaret adamları ve gelen gruplar sahilde yağma yapınca, esir muamelesi görmeye başladılar. Bunlar kendilerine “hristiyan” adını verdiklerini söylüyorlardı. Esasında bu şekildeki olaylar Papa’nın kilise siyasetinin   bir  sonucu  idi.  İmparator  Yung-cheng  (asıl adı Shih-tsung) zamanında (1723-1736) gizli bir siyasi cemiyet sayılarak yasaklanmıştı.

Yung-cheng’in   yerine  geçen  Ch’ien-lung’un  (asıl   adı   Kao-tsung) imparatorluk yaptığı dönem, Mançu’ların en parlak devri olarak bilindiği halde gerileme devri de bununla beraber düşünülür (1736-1796).

Ch’ien-lung’un ilk yıllarında Türkistan ile savaşlar başladı. Moğol prensi Galdan asiliği zamanında Mançuları en çok uğraştıran isimdi. Mağlup edildikten sonra Moğollar İli bölgesine gittiler, böylece Türk Kazaklarıyla daha başka Türk kavimlerinin topraklarına girdiler. Bunun sonucunda ağır yenilgili savaşlar yapıldı. Kazak hakanı Ebülhayır Ruslara sığındı.

Çin, en fazla Ch’ien-lung zamanında yayılma siyaseti gütmüştür. Pek çok toprak kazanma savaşları başlıca iki nedenden yapılmıştı.

Birincisi toprakların uzaktan emniyet altına alınması. Moğollar Çin tabiyetine geçirilmeli idi. Türkistan ile ilgili İli bölgesinin ele geçirilmesi gerekiyordu. Moğolistan’ı korumak için Tibet’e ihtiyaç vardı.

Çinliler Avrupa devletlerinin özellikle Rusya ile İngiltere’nin Asya’yı aralarında paylaşmak istediklerini anladıklarından, bu paylaşımdan söz ve hisse sahibi olmak istiyorlardı.

Çin’in uluslararası meselelerle uğraştığı, problemlerin çoğaldığı bu dönem içinde (1775 yılında) “Beyaz Lotos Tarikatı”nın isyanı başladı. Uzun bir süre bu tarikat, gizli bir teşkilât gibi faaliyette bulunmuştu. İsyanın sebebi olarak da hükümet ve idare eden tabakanın, halkı fazla ezdiğini iddia ediyorlardı. İsyan ve bastırılması kanlı cereyan etti (1802).

Ch’ien-lung 60 yıllık uzun bir saltanat döneminden sonra 1795 yılının başında istifa etti, 1799 yılında da öldü. 1813 yılında bu defa kuzeyde “Gök Kanununun Tarikatı” adında başka bir isyan başladı. Sarayın içine kadar girildi. İdareciler, ötekinde olduğu gibi bu isyanın sebebinin de ekonomik durumun kötülüğü olduğunu anlamayıp olaya milli bir isyanmış gibi baktılar. Orta tabakanın içinde milli şuurla Mançu’lara karşı büyük bir nefret oluştuğuna inanmaktaydılar. Her kötülüğün altında Mançuların olduğuna inanmışlardı.

İmparator  Hsüan-tsung  ile  (Hüküm sürdüğü adı Tao-kuang) 1821-1850 Çin tarihinde yeni bir devir açıldığını görüyoruz. Bu devir 1911 yılında sora ermiştir. Bu devir’e Avrupa’nın tesirinin Çin üzerindeki etkilerinin görüldüğü bir dönem olarak da bakılır.

Batı devletlerinin gittikçe Çin’i kendi sömürgeleri yapmak gayretlerinin fazlalaştığı bir zaman başlamaktaydı. Batı medeniyetinin yavaş yavaş Çin’e nüfuz ettiği bir dış siyaset oluşmaktaydı. İç siyaset bakımından ise bir çöküş görüntüsü veren devir yaşanmaktaydı. Bu dönemlerde İngiltere Çin ile birçok defalar iyi ticari ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Avrupa daha çok çay ile ipek alıyordu. Çin ise yiyecek de alırdı, fakat getirilmesi güçtü ve kârlı değildi. Daha çok kazanç sağlayacak bir yol bulundu. Bu Hindistan’dan Çin’e getirilen, çok para kazandıran, gemilerde az bir yer tutan afyondu. İngilizlerin başlıca ticaret maddesi afyondu. Zararlı olduğunu fark eden Çin’liler bunun ticaretini yasakladı ve İngilizlerin ellerindeki afyon sandıklarını yaktılar. Silâhlı çatışma çıktı. İngiliz gemileri Güney-Doğu Çin sahillerini bombaladılar. İngiliz silâhları daha üstündü. Sonuçta Çinliler 1842’de Hong Kong’u İngilizlere terk etmeğe, savaş tazminatı vermeğe, başka limanları da Avrupa’ya açmaya ve tekeli kaldırmaya razı oldular. Afyon ticareti resmen yasaklanmıştı. Fakat Çin’e gizlice getiriliyordu. Devlet, gümrük gelirinden mahrum bırakılmıştı.

Bu uzlaşma, Çin için adeta kapitülasyon devrini açıyordu. Anlaşılan konular arasına sıkıştırılmış çok önemli bir madde vardı. Eğer Çin başka konularda herhangi bir imtiyaz verirse, bu imtiyaz aynen otomatik olarak İngiltere’ye de verilmiş olacaktı. Buna benzer anlaşmalar 1844 yılında Fransa ve Amerika ile de yapılmıştır. Misyonerler yeniden birçok yerde görülmeğe başladı. Shanghai, 1843 yılında açıldı ve çok kısa bir sürede ufak bir Çin şehri hüviyetinden sıyrılıp, dünyanın sayılı büyük şehirlerinden biri oldu.

Avrupa ülkelerinin Çin’e girmeleri bilhassa gümüşün ülke dışına çıkmasına sebep oldu. Çin ithal mala mani olamıyordu, buna göre anlaşmalar yapmıştı. Gümrük vergisi de olmadığı için ithalat ve ihracat arasındaki denge gittikçe bozuluyordu.

Eski yüksek ve geliri iyi olan kesim gittikçe fakirleşiyordu. Köylüler de aynı şekilde idi. Sadece tüccarlar Avrupa ülkeleri ile işbirliği sonucunda gittikçe zenginleşiyorlardı. Sanayi müesseseleri kuruyorlardı. Bu kesim daha ziyade sahilde, liman şehirlerinde yerleşiyordu. Güneyde gizli cemiyetler kurulmaya başlamıştı. 1848’de Hunan eyaletinde yerli halk arasında isyanlar yeniden başladı. Bu isyancıların lideri eskiden de olduğu gibi fakir köylüleri etrafına toplayan basit birisiydi. Hung adındaki kişi misyonerlerden hristiyanlığı öğrenmişti. Eski Çin görüşleriyle bu öğrendiklerini birleştirip kendi halkına dünyayı cennete çevirecek bir din yaymaya çalışıyordu. Kendisine “İsa’nın küçük kardeşi” ismini verdi. Kurdum dediği devlete de T’ai-p’ing ”En yüksek sessizlik” dedi. Toprağı yeniden dağıttı. Mançu’ları kovdu. Harekete milli bir hüviyet verildi. Hung 1852’de Han-k’ou’yu, 1853’de de doğunun en önemli merkezi Nankin’i aldı.

Bu durum Avrupalıları tereddütte bıraktı. Onunla beraber mi olsunlar, karşı mı çıksınlar, karar veremiyorlardı. Misyonerler Çin’in hristiyan yapılması için bir fırsatın çıktığını düşünüyorlardı. Uzun tereddütten sonra Avrupalılar Mançu’ların tarafına geçtiler. Çünkü ticari anlaşmaları vardı. Ayrıca T’ai-p’ing’lerin uygulamalarını komünist tedbirleri diye değerlendiriyorlardı. Bu sıralarda ön plâna üç şahıs çıktı. Bunlar;

Moğol Seng-ko-lin-hsin.

Çin’li Tseng Kuo-fan.

Çin’li Li Hung-chang isimlerindeki kişilerdi.

Moğol, Pekin’i T’ai-p’ing’lerin işgalinden kurtardı. İki Çinli ise orta Çin’de bir tür “Halk hücum kıtaları” kurdular. Bunlara topraklarını korumak isteyen köylülerden meydana gelen “milli” Çin ordusu hüviyetini verdiler. Bu suretle Orta Çin’de bir grup T’ai-p’ing’lere, diğer grup Tseng Kuo-fan’lara katıldılar. Tseng başarılı oldu.

İngilizler, Çin’lilerle yaptıkları anlaşmalara uymuyorlardı. Çin’liler de aynı şekilde davrandı. İngilizler daha rahat kaçakçılık yapmak için İngiliz gemilerinden bazılarının Çin bayrağı taşımalarına izin verdiler. İngiliz savaş gemileri korsanlara karşı bu gemileri koruyordu. 1856’da Çin’liler kaçakçılıktan şüphe ettikleri, İngiliz bayrağı taşıyan bir geminin bayrağını indirip, mürettebatını esir aldıkları zaman, İngilizler bunu diğer bahaneleri de düşünüp bir fırsat kabul ettiler ve harekete geçtiler. Böylece Fransızların da katıldığı 1857 Lorcha  savaşı başladı. Sonuçta;

Daha başka limanların Avrupalı tüccarlara açılması,

Honkong karşısında bulunan arazinin terki,

Çin’de bir İngiliz maslahatgüzarlığının açılması,

Yangtse’de serbest dolaşım,

İngilizlerin Çin’de toprak satın alması,

İngilizlerin kendi mahkemelerinde (konsolosluk mahkemeleri) yargılanması,

Misyonerliğe her yerde izin verilmesi, maddelerini içeren bir andlaşma imzalandı.

Bu olaylara paralel olarak, 1864-1871 Kansu’daki ve Yünnan’daki Müslümanların isyanı ile 1895’deki Salar isyanlarını da sayabiliriz. Çin tarihinin hemen pek çok devrinde görülen isyanlar hakkında oldukça yeterli bilgi mevcutken Müslümanların isyanları hakkındakiler oldukça sınırlıdır. Buna rağmen bastırılırken pek çok zulüm yapıldığı değerlendirilmektedir. Bunların münferit olduğu, çok çeşitli nedenlere dayandığı, ancak en büyük sebebin, açlık ve sefalet, memurlar tarafından köylülerin soyulması ve yabancı dinlere karşı gösterilen olumsuz davranışlar olduğu söylenebilir. Bütün bu olaylar yaşanır ve devam ederken 1894’de Kore yüzünden Çin-Japon savaşı çıktı. Çin 1891 yılında Kuzey Çin’de bir donanma meydana getirmişti. Çin’in güvenliği için yaptığı yegâne hazırlık bu idi. Çin yenildi. Kore üzerindeki hakimiyetini ve Formozayı kaybetti. Japonya, Rusya, Almanya ve Fransa’nın müdahalesi ile bu noktadan sonra herhangi bir girişimde bulunmadı.

Mançu sülâlesinde İmparator T’ung-chih beş yaşında bir çocuk olarak tahta çıkmıştı. Reşit olmayan imparatorun yerine prenslerin geçmeleri usulken, ölen imparatorun hareminden iki gözdesini birinci rolde görüyoruz. Bunlardan Ts’ih-hsi, 1835’de doğmuş olanı, idareyi eline aldı. Çin’de duruma hakim olan tabaka modernleşmek istemiyordu. Muhafazakâr olmak isteyenlerin başını da İmparatoriçe Ts’ih-hsi çekiyordu. İşte bu İmparatoriçe Ts’ih-shi 1908 yılında 74 yaşında iken hastalandı. 1875’de İmparator olan Kuang-hsü bu sıralarda hapisti. Ts’ih-hsi onu öldürttü, kendisi de bir gün sonra öldü. Bu olaydan sonra 2 yaşındaki prens P’u-i’nin (imparator adı Hsüan-t’ung) 1909-1911 imparatorluğunun ilânı var. Fakat devlet idaresi için yeniden Naipler Meclisinin oluşması mecburiyeti, iç ve dış siyasetteki olumsuzluklar, ihtilâl fikirli bir partinin girişimlerine hız vermişti.

Çin’de 1911 yılına gelindiğinde görünen manzara hiç de iyi değildi. Avrupa’nın bazı devletleri ile Amerika ve Japonya Çin hükümetini hiç hesaba katmıyorlardı. Devlet harcamaları için yeterli kaynak yoktu. Eyaletlerde daha fazla para toplama için vali ve genel valiler ilâve yetki istiyorlardı. Bazı valiler ayrı ayrı bağımsızlıklarını ilân için hazırlık yapıyorlardı. Bütün bunlara ilâveten bir de güneyde ihtilâl için yapılan hazırlıklar vardı. Esasen 1910 yılında Hunan eyaletinde, doğrudan doğruya Mançu Sülâlesine cephe alan ilk hareketler görülmeğe başlanmıştı. Bu tarihlerden biraz daha geriye, 1894 yılına gidersek, 1911 yılına adım adım nasıl gelindiğini daha iyi sıralamış oluruz.

Çin’lilerin arasında devrimci diye ün yapmış olan Sun Yat-Sen, Honolulu’da Hsing Chung Hui adını verdiği küçük bir komite kurdu. Amacı, Mançu Sülâlesine son verip, yerine cumhuriyet ilân etmekti. Kendisi aynı maksatla kurulmuş olan diğer gizli komitelerle de iletişim sağlayıp onların da desteğini almayı başardı. 1895 ve 1900 yıllarında Kanton’da ve Hweichow’da olmak üzere iki defa silâhlı isyan teşebbüsünde bulunmuştu. Daha sonra Japonya’ya sürgüne gönderildi. Burada T’ung Meng Hui adını verdiği Çin ihtilâlci Birliğini oluşturdu. Bu girişimlerini yabancı karşıtı boykotlarla destekleme ve yaygınlaştırma yolunu seçti. Gençti, 1866 yılında Hiang Şan’da doğmuştu. Honolulu Amerikan Kolejinde okumuş Hong-Kong ve Kanton’da tıp eğitimi almış, Amerika ve Londra’da bu eğitimini tamamlamıştı. Katı bir doktrinci olarak kendisini tanıtmıştı. Önce ufak, daha sonra büyüterek birlik adını verdiği teşkilâtlanma ile kendine hedef seçtiği Cumhuriyet’e ulaşmak istiyordu.

Bazı tarihçiler Çin’in başlangıç tarihini 1898 yılı olarak alırlarsa da, genelde çoğunluk 1911 tarihini, Mançu Hanedanı’nın yıkılışı olduğu için bu tarihi kabul eder. Olayların buraya ulaşmasına kadar nelerin olduğuna gelince, huzursuzluklar artmıştı. Kaynaşmaların temeline anayasal hakların eksikliğinden doğan ve bunların sağlanmasını amaçlayan sözde masum hareketlerin yattığı düşüncesi oturtulmaya çalışılıyordu. Bu ve benzer hareketlerin en önde gelen destekçileri ve teşvikçileri, yabancı devletlere ve yabancı olarak ülkede çalışanlara sağlanan ayrıcalıklı hakların geri alınmasını isteyen üst tabaka mensupları ile varlıklı tüccarlardı. Hunan’da başlayan bu ayrıcalıkları geri alma hareketi giderek yerel memurların ve öğrencilerin desteğiyle bütün ülke çapında yapılan protestolara dönüştü. İki bölgede yapılması plânlanan demiryollarının inşaası sermaye yetersizliğinden gecikince, hükümet bu hatları devletleştirerek bir bankacılık konsorsiyumuyla borç sözleşmesi imzaladı. Daha önce başka hattın yapımına yatırım yapmış olan üst tabaka ve varlıklı tüccarlar ile bunlara katılan toprak sahiplerinin başlattığı gösteriler bölgesel bir ayaklanmaya dönüştü.

Önceleri bazı yerel hareketlerde hükümetin bazı reformları yaparak ülke yönetiminde bir değişikliğin yapılması ile yetinilirken daha sonraları saray, üst tabaka, derebeyleri, din adamları gibi kesimlerin aldatmacalarını görünce halk bu defa reformculuktan ihtilâlciliğe itildi. Olumsuz bütün olaylar hareketin ihtilâlci niteliğini çabuklaştırdı.

Çin ülkesini asırlar boyunca vesayet altında yöneten bir hanedandan kurtulmak, bir sülâleler devrine son vermek, cumhuriyeti kurmak için artık düğmeye basılmıştı. Daha çok yerel isyancı grupların etkisiyle ayaklanmaya katılan askerler, küçük rütbeli subayları da kazanarak bazı kilit noktalarını ele geçirerek denetim altına aldılar ve bölge meclisini, Çin Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilân etmeye zorladılar ve ikna ettiler. Saray, cumhuriyet yerine sadece meşruti bir krallığa müsaade etmek istiyordu. Başlangıçta devrime karşı olduklarını duyuran anayasacı çevreler de imparatorluğun geleceğinden ümitlerini kesince, bölge meclislerinin Pekin’den ayrılmasına ve ilân edilecek cumhuriyete katılmasına öncülük ettiler.

Ülke genelinde ayaklanmaları bastırmakla görevlendirilmek için kurulan seçkin Peiyang Ordusunun Komutanı Yuan Shikai, ikili bir tutum izleyerek isyancılarla görüşmelere oturdu. 1911 yılının sonlarında yapılan toplantılar sonucunda hanedana son verilmesi ve kurulan Ulusal Meclis tarafından Yuan’ın yeni kurulan cumhuriyetin başına geçirilmesi kararlaştırıldı. Fakat Yuan, hanedanın çekilip, kendisini yine hanedanın başına geçireceklerini bekliyordu. Bu olmayınca Yuan anlaşmadan vazgeçti. Bu hareket üzerine Ulusal Meclis Sun Yat-Sen’i Cumhuriyet’in başına geçirdi. Son Mançu Hanedan’ı (Qing) yayımladığı bir bildiri ile taht’dan vazgeçtiklerini ve cumhuriyeti yasal devlet şekli olarak kabul ettiklerini duyurdu. Böylece 12 Şubat 1912 tarihinden itibaren Çin Cumhuriyeti kurulmuş oldu. Sun Yat-Sen Japonya’da sürgünde iken kurduğu “Çin İhtilâlci Birliği” parti haline getirilerek Kuomintang (KMT) adını aldı[9]

3. 1912 Yılından Sonraki Gelişmeler :

Yeni dönemin ilk yılının başlangıcı olan bu tarihten itibaren 1920’ye kadar geçen sürede kurulan cumhuriyet gerçek anlamda bir demokratik iyileştirme sağlayamadı. Cumhuriyet fikrini sadece Avrupa’da öğrenim görmüş az sayıda bir öğrenci grubuyla, bir miktar orta tabakanın benimsediği daha ilk günlerde anlaşıldı. Başlangıçta cumhuriyete destek vermiş olan komutanlar, Mançu hanedanına son vererek yerlerine kendilerinin geçirilmelerini istediklerini açığa çıkardılar. Gelişmeler bu şekilde yaşanırken ülkenin    bölünme   tehlikesine    uğramaması    düşüncesiyle  Sun Yat-Sen, Yuan Shikai lehine cumhurbaşkanlığından ayrıldı. Bu ayrılış başlangıçta yine sükûnet sağlamadı. Yeni yönetimin yapılanması konusunda Yuan Shikai ile hanedanı yıkanlar arasında sürekli çekişmeler başladı. 1913 yılında yapılan parlamento seçimlerinde çoğunluğu sağlayan Kuomintang (parti), yapılacak anayasada yürütmenin parlamentoya karşı sorumlu olmasını istiyordu. Bir süre sonra partinin önde gelen idarecilerinden Song Jiaoren, Yuan Shikai’nin adının karıştığı bir suikast sonucunda öldürüldü. Bu arada Yuan Shikai parlamentonun karşı çıkmasına rağmen, yeniden inşa gerekçesiyle yabancı bankalarla kendi başına, borç para almak için anlaşma yaptı. Daha sonra parti yanlısı diye üç askeri valinin işine son verdi. Çıkan bir ayaklanmayı bastırdıktan sonra kendini resmen cumhurbaşkanlığına seçtirdi. Yetkilerini sınırlı kılmak isteyen parlamentoyu 10 Ocak 1914’de dağıtarak, kendi istediği şekilde bir anayasa hazırlanması maksadıyla yeni bir görevlendirme yaptı. Bu durum, Yuan Shikai’nin önderliğini yaptığı Kuzey Mahalli Diktatörlerinin egemenliğinde bir dönemin başladığı şeklinde özetlenebilir. Rejimin özelliği, içerde baskı ve istibdada dayanan, dışarda ise emperyalist devletlere bağlı bir yönetimin iş başında olması idi.

Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasından sonra İtilâf Devletleri’nin yanında yer alan Japonya, Almanların Çin’deki liman ve demiryollarına el koydu. Arkasından 18 Ocak 1915 tarihinde Yuan Shikai’ne Çin’i sömürge haline getirmeyi amaçlayan “Yirmi Bir Talep” adlı bir belgeyi verdi. Bu belgede birçok ayrıcalıklar isteniyordu. Yuan bunları azaltmak için görüşmeleri sürdürürken bir yandan da dış destek arıyordu. Görüşmeler açığa çıkınca muhalefet Yuan’ın çerçevesinde birleşti. Japonların verdikleri ültimatom karşısında bütün şartları kabul etti. Japonya, yapılan anlaşma ile Mançurya, Shandong ve madencilik bölgelerinde geniş ayrıcalıklar kazandı. Çin, diğer devletlere kıyılarında ayrıcalıklar ve üs vermeme taahhüdü altına girdi. Japonya’nın bu tehdidi atlatıldıktan sonra kendini imparator ilân ettirmeye hazırlanan Yuan bu defa geniş bir muhalefet ile karşılaştı. Askeri bir ayaklanma, Ocak 1916’da bazı komutanların iştirakiyle başladı ve genişledi. Yuan’a bağlı komutanlar desteklerini çektiler. İmparatorluk girişiminden vaz geçen Yuan Shikai bir süre sonra hastalanarak öldü.

Daha sonra General Li Yuanhong Cumhurbaşkanı, Duan’da Başbakan oldu. Şubat 1917’de Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesen ABD, Çin’e aynı yolu izleme çağrısı yaptı. Duan, savaşa taraftardı. Bir süre sonra savaşa girme ve parlamentoyu dağıtma istekleriyle karşı karşıya kalan Li, Duan’ı görevden aldı. Güçlü adam Zhang arabuluculuk yapmak için çağrıldı. Parlamentonun dağılmasını sağlayan Zhang, Pekin’e girdi ve Qing hanedanını yeniden başa geçirmeye kalktı. Duan, Temmuzda Pekin’i geri aldı ve yeniden başbakan oldu. 31 Ağustosta toplanan Parlamento askeri bir hükümet oluşturarak Sun-Yat-Sen’i başkomutanlığa atadı. Fakat gerçek iktidar, Sun Yat-Sen’i yalnızca görünüşte destekleyen askerlerin elinde kaldı. Çin’in savaşa girmesi Alman Avusturya ayrıcalıklarına son verilmesi, ödenmemiş eski tazminatların silinmesi, ve barış konferansına katılma gibi bazı kazançlar sağladı. Savaş yıllarında yurt dışında fen, mühendislik, tıp, hukuk, ekonomi gibi dallarda öğrenim görenlerin önemli görevler alarak toplumun modernleşmesine öncülük etmeleri, yeni bir aydın tabakasının oluşmasını sağladı.

1920 yılından sonraki yıllar savaş arası olarak kabul edilebileceğimiz dönemlerdi. Bu yılın sonlarında Sun Yat-Sen, parlamentonun yerinden toplanmasıyla cumhurbaşkanlığına seçildi. 1922 yılında Şanghay’a çekildi. Temmuz 1921’deki I nci Kongreden sonra oluşturulan Çin Komünist Partisi (ÇKP) Pekin Ulusal Üniversitesi dekanlarından Chen Duxiu’yu parti başkanlığına getirdi. 1923 yılının ortalarında Pekin yönetimiyle diplomatik ilişkiler kuran ve ÇKP ile bağlarını sürdüren SSCB, Çin’i antiemperyalist bir yöne çekmeye yönelik bir politika izlemeye başladı. Batılı devletler ise Washington Konferansı’nda (Kasım 1921-Şubat 1922) Çin’in egemenlik ve toprak bütünlüğünü tanıma, istikrarlı bir yönetimin oluşturulmasına fırsat verme ve özel ayrıcalıklardan kaçınarak Çin’le ticarette eşitlik ilkesine uyma konusunda anlaşmaya vardılar.

20-30 Ocak 1924’te I nci Ulusal Kongresini yapan parti, Çin’in bağımsızlığını ve geniş toplumsal iyileştirmeleri esas alan yeni bir program kabul ederek merkeziyetçiliğe ve sıkı bir disipline dayanan örgütlenmeye gitti. Genç subaylar yetiştirilmek üzere açılan Wampoa Askeri Akademisi’nin başına Çang Kay-Şek getirildi. Çang Kay-Şek 1886 yılında doğmuştu. 1907’de eğitimini tamamlamak için Japonya’ya gitmiş fakat ihtilâle katılmak için 1911’de Japon ordusundan firar ederek, 1923’de Moskova’da askeri eğitim ve öğretim görmüştü.

Eylül 1924’te kuzeye yönelik yeni bir sefer başlatıldı. Bu sırada Pekin’de ortaya çıkan bir iktidar değişikliği üzerine görüşmeye oturmayı kabul eden Sun-Yat-Sen, Pekin’e ulaştıktan hemen sonra 12 Mart 1925’te öldü.

Daha sonra devletin başına Çang Kay Şek geçti. Çin, uzun yıllar süren çekişmeler, iç savaşlar neticesinde harap bir manzaraya bürünmüştü. Cumhuriyet sadece kâğıt üzerinde vardı. Okuma yazma oranı çok düşüktü. Din adamlarının etkisi sürüyordu. Rüşvet hemen hemen her sahada mevcuttu. Kuomintang’ın (parti) programına göre, 1935 yılına kadar Çin halkı eğitilip siyasal demokratik bir rejime hazırlanacaktı. Bu program ve varsayımlar gerçekleşmedi. Yurt içinde Çang Kay Şek’in totaliter ve otokratik yönetimi ne ekonomik ne de sosyal durumu iyileştiremedi. Ülkeyi ve halkı tam bir huzura kavuşturamadı. Dışarda ise, Çin’in bu içteki zayıflığından yararlanmak isteyen Japonya’nın istilâsı ve ardından İkinci Dünya Savaşı, Çin’i yeni problemler ve karışıklıklarla karşı karşıya getirdi.

Çang Kay Şek, 20 Mart 1926’da komünist liderleri tevkif ettirdi ve kısa zamanda Çin’in büyük kısmına kuvvet kullanarak tam manasıyla hâkim oldu. Bunu sağcı bir hareket olarak değerlendiren komünistler, güneye çekilerek bu bölgede toplandı ve 1928 yılında ilk Çin Komünist Ordusu, Mao Çe Tung’un yönetiminde oluşturuldu. Bazı kaynaklarda Ulusal Devrim Ordusu, bazılarında Ulusal Ordu gibi isimler verilerek tanımlamanın yazıldığı kelimelerle belirtilmek istenen aynı ordudur. SSCB’nin danışmanlarının ülke içindeki faaliyetleri, mali ve askeri destek vermeleri, bazı yerlerde yönetimi ele geçirme için yapılan ayaklanmalar, güneyden kuzeye yapılan seferler derken, 10 Ekim 1928’de başkent Nanjing olmak üzere Çin Cumhuriyeti Ulusal Hükümeti resmen kuruldu.

Yeni hükümetin önündeki başlıca sorun askeri ayrılıkçılıktı. Batılı devletlerce hemen tanınan ve büyük mali, askeri yardımlar alan Çang Kay Şek, ilk müttefiklerine karşı giriştiği mücadeleleri kazanarak, 1930’a doğru bağımsız askeri yönetimleri birer birer kaldırdı. Ülkenin büyük bölümünü denetim altına almayı başaran hükümet, ulaşım sistemini geliştirerek bir esasa bağladı. Ticaret ve sanayi için destekleyici tedbirler aldı. Fakat kırsal kesimde yaşayanların durumu düzelmedi daha da bozuldu. Japonya’nın Mançurya’daki etkisini kırmak maksadıyla Huludao limanı genişletilerek yeni demiryollarının yapımına başlandı. Mançurya, batının Asya’daki nüfuzunu kırmak için stratejik ve ekonomik öneme haizdi. Japon iş çevreleri, zengin olan bu bölgenin bütünüyle denetim altına alınması için baskıya başladılar. Japonya 1931’de adım adım Mançurya’yı  işgal  etti  ve kukla Mançukoku yönetimini oluşturdu. 1932-1935 yılları arasında Mançurya sınırında yeni topraklar ele geçiren ve 1934’de Doğu Çin Demiryolundaki Sovyet hisselerini alan Japonlar, bazı bölgeleri Nanjing   hükümetinden   ayırmak   için   tehditlere   başladı.   Çang Kay Şek, öncelikle komünist kesimi sindirmek maksadıyla pasif bir tutum izledi. Mançurya’nın işgali ve yerel çatışmalar komünistlerin etki genişletme çalışmalarına yeniden başlamalarına fırsat verdi. Hükümet askerlerinin hareketi üzerine Mao’nun idaresinde “Uzun Yürüyüş” olarak anılan bir yolculuğun ardından Yenan bölgesine çekildiler. İmha seferlerini devam ettirme konusunda ısrarlı olan Çang Kay Şek Mançurya ve Kuzeybatı ordularına Yenan bölgesine doğru yürüyüş emrini verdiyse de çatışma olmadı. Aralık 1936’da bu yürüyüşün mutlak yapılmasında ısrarlı olan Çang Kay Şek küçük rütbeli subayların baskısıyla göz altına alındı. Temaslar neticesinde iç çatışmalara son verilerek işgale karşı ülkeyi bütünleştirmeyi kabul eden Çang Kay Şek serbest bırakıldı (EK-A).

7 Temmuz 1937 tarihinde küçük bir sınır çatışması, Çin ile Japonya arasında resmen ilân edilmeyen bir savaşa yol açtı. Pekin ve Tianjin’i ele geçiren Japonlarla Şanghay önlerinde ciddi çarpışmalar başladı. Çin’in 1937’deki ordusu 1.700.000 asker ve 500.000 yedeği kapsıyordu. Japonya’nın ise belirgin bir deniz ve hava üstünlüğü vardı. Çin askeri, Japonların ilerleyişini durduramamakla birlikte sert bir direniş gösterdi. Şanghay ve Nanjing düştü. Çin’le bir saldırmazlık antlaşması imzalayan SSCB, silâh, uçak ve askeri danışmanlarını göndermede gecikmedi. 1938’de Japonlar önemli kentleri ve demiryolları hatlarını denetim altına aldı. Bazı ikmal hatlarını kesti. Savaşın bu döneminde Çin önemli kayıplara uğradı.

Savaşın ikinci döneminde (1939-1943) cephe pek değişmedi. Yüzbinlerce Çinli mücadeleyi sürdürmek için batıya kaçtı. 1938-1940 yılları arasında SSCB ve Batı’dan önemli miktarda kredi alındı. 1941 Haziranında Almanya’nın hücumuna uğrayan SSCB’den gelen yardımlar giderek azaldı. Masraflar için karşılıksız para basılması, enflasyona yol açtı. Yönetimde yolsuzluklar gittikçe arttı. Buna karşı ÇKP gittikçe güç kazandı, eylemlerini geniş  bir alana yaydı.

1941 yazında Japonya’nın Çin’deki savaşa son vererek ağırlığını güney yönüne vermek istediğini gören ABD, yayılmaya mani olmak için Çin’e askeri yardıma başladı. Pearl Harbor ve İngiliz sömürgelerine yönelik Japon hücumları, Çin’e daha geniş bir uluslararası destek sağladı. ABD 14 ncü Hava Kuvveti, Çin’de üslenerek, Japonlar karşısında taktik dengeyi sağlayabilmek için bir dizi bombardıman faaliyetine başladı. Fakat Birmanya’nın kuzeyinde  ikmal  için bir karayolu açmaya muvaffak olamadı. Çang Kay Şek, Churchill ve Roosevelt’in katıldığı Kahire Konferansı’nda gündeme gelen, Birmanya’yı denizden ele geçirme plânının bir yana bırakılması ve ardından büyük miktarda askeri ve mali yardım isteğinin geri çevrilmesi, İngiltere ve ABD ile ilişkilerin soğumasına neden oldu. Bu sırada Japonya’nın Çin’e ait güneye inen demiryollarını ve ABD’nin kullandığı hava alanlarını ele geçirme teşebbüsü, İngiliz ve Hindistan birliklerince önlendi. Devamlı savaş, karaborsa, sivillerin yanında askerlere de sıçramıştı. Giderek yoksullaşan halk bitkin ve perişandı. Polisiye baskılar halkı her şeyden soğutmuştu. Komünistlerin denetim sağladığı yerlerde halk Japonlara karşı mücadelelerini daha başarılı yapıyordu.

1944 yaz aylarında hükümet temsilcileriyle ÇKP arasında yürütülen görüşmelerde ilk defa koalisyon hükümeti kurulması gündeme geldi. Fakat askeri komuta, yönetim ilişkileri ve siyasal düzen konusunda anlaşmaya varılamadı. Mart 1945’de görüşmeler kesildi. Kuomintang siyasi egemenliğini sürdürmek isterken, ÇKP’de askeri kuvvetlerini ve kurduğu bölgesel yönetimleri    elinde    tutma    konusunda    ödün    vermiyordu.  14 Ağustos 1945’de   Pasifik    Savaşı’nın    sona    ermesi    ve    Japonya’nın 2 Eylül’de resmen teslim olmasıyla Çin’deki Japon işgali sona erdi.

Japonya’nın teslim olmasına yakın, komünist orduların işgal altındaki topraklara girerek silâhlara el koymaya çalışmalarına karşı, ABD’nin, uçak ve gemilerle, Kuomintang kuvvetlerini doğudaki önemli kentlere ve kıyı kesimine taşımaya başlamasını görüyoruz. Bu ve bundan sonra girişilen faaliyetler, 1945-1949 tarihleri arasını dolduracak olan İç Savaş’ın başlayacağı işaretlerini verdi.

ÇKP önceden tesbit ettiği strateji içersinde Kuzeydoğu Demokratik İttifak Ordusunu, zengin maden kaynaklarının bulunduğu ve Çin ağır sanayisi ile demiryollarının yoğunlaştığı Mançurya’ya gönderdi. Bu ordu, Kuomintang kuvvetlerinin önünü kesmek için demiryolu hatlarını tahrip ederek liman girişlerinin çevresini kuşattı. İki taraf çetin çarpışmalara girişti.

SSCB ordusu, çatışmaya doğrudan katılmaktan kaçındı ve fabrika ve makinelerin büyük bölümünü sökerek gemilerde kendi ülkesine taşıdı. Kuomintang kuvvetlerinin bütün ikmal yolları ÇKP’nin askerleri tarafından denetim altına alınmıştı.

Güney ve batıdaki geniş toprakları elinde tutan Kuomintang’ın hakim olduğu öteki alanlar Aşağı Yangtze Vadisi’ndeki zengin bölgeleri, Kuzey Çin’deki birkaç önemli kenti ve Tayvan’ı kapsıyordu. Ekim ortalarında savaş sonrası bir hükümet oluşturmak ve bir anayasa hazırlamak konusunda çok partili bir Siyasal Danışma Konseyi’nin toplanması için anlaşmaya varılmıştı, fakat temel mevzularda hala derin görüş ayrılığı vardı.

Kuomintang, ÇKP, Demokratik Birlik, Genç Çin Partisi temsilcileri ile partisiz delegelerden oluşan konsey, hükümetin düzenlenmesi, asker sayısının indirilmesi, Ulusal Meclis ve anayasa konusunda bir dizi tavsiye kararı aldı. Çang Kaş Şek hükümetin alınan bu kararları uygulayacağına söz verdi. Arkasından Marshall’ın danışmanlığını yaptığı askeri bir alt komite, iki tarafın bir plan içersinde asker sayısının azaltılmasını, bütün kuvvetlerin tek bir ordu altında birleştirilmesini ve bu ordunun siyasetten arındırılmasını öngören bir anlaşmaya imza attı. Ama çok geçmeden Kuomintang içindeki tutucular ve komutanlar, uzlaşmaya karşı bir tutum takındılar. Çarpışmalar yeniden başladı. ÇKP, Kuomintang’a askeri ve mali yardım yapan ABD’ne karşı bir propagandaya girişti. Kuomintang askerlerinin 1946’nın ikinci yarısında Kuzey Çin ve Mançurya’da sağladığı ilerlemeden cesaret alan ve ümitlenen hükümet, 15 Kasım’da ÇKP ve Demokratik Birlik’in boykot ettiği Ulusal Meclis’i topladı. Sınırlı özgürlüklere izin veren bir anayasa kabul edildi. ABD’nin yiyecek, giyim, yatırım malları ve araç yardımlarına ve ucuz silâh satışlarına karşın, iç savaş harcamaları bütçeyi zorladı. Komünistlerin denetimindeki bölgelerde ise daha istikrarlı bir ekonomi ve reform politikası uygulanıyordu. ÇKP’nin halk üzerindeki tesiri olumlu idi ve bu hava, destek görmesini sağlıyordu. Kuzeydoğu Demokratik İttifak Ordusu, bir dizi taarruz sonunda ağır kayıplar verdirdiği Kuomintang askerlerini birkaç büyük şehre ve dar bir demiryolu şeridine sıkıştırmayı başardı. Böylece 1947 yılının sonlarına doğru stratejik inisiyatif Halk Kurtuluş Ordusu’nun (HKO) eline geçti. Kasım ayında karargâhını Pekin-Hankou Demiryolu ile bağlantılı Shijiazhuang’a taşıyan Mao, “halk savaşı”nın bir dönüm noktasına geldiğini ilân etti.

ÇKP’nin bu aşamaya gelişinde egemen olduğu yerlerde daha önceleri uyguladığı toprak reformunun büyük etkisi oldu. Fakir köylülerin parti örgütlerinin öncülüğünde toprak sahibi olmaları Kuomintang’ın kırsal kesimdeki desteğini kaybetmesine neden oldu.

1948 yılında Çin’in orta kesimlerine giren HKO birlikleri, bazı önemli kasabaları da ele geçirmeye başladı.

Kasım 1948-Ocak 1949 arasındaki çarpışmalar, Hsuchow’u denetim altına alma noktasında yoğunlaştı. Kuomintang zırhlı araç ve uçak üstünlüğüne sahipti. Buna rağmen HKO, 65 gün süren çarpışmalarda başarı sağladı. Tianjin 15 Ocak’ta düştü. Pekin 23 Ocak’ta teslim oldu.

Çang Kay Şek bu gelişmeler üzerine geçici olarak cumhurbaşkanlığından çekilip görüşme yolunu açmaya çalıştı. Barış görüşmeleri Kuomintang’ın teslim olmayı kabul etmemesi üzerine kesildi. Bu hükümet 23 Nisan’da Guangzhou’ya taşındı. 1949’un ikinci yarısında Hainan, Tayvan ve bazı küçük direniş noktaları dışında, bütün Çin ÇKP’nin denetimi altına girdi. Kesin yenilgiye uğrayan Kuomintang hükümeti, Çan Kay Şek’in 1949 başlarında devletin altın rezervleri ile deniz ve hava kuvvetlerini yanına alarak kaçtığı Tayvan Adasına çekildi. Mao 1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilân etti.

1949-1952 yılları arasında yeniden yapılanma ve iktidarı pekiştirme döneminin yaşandığını görüyoruz. ABD’nin Kore’ye yaptığı müdahale ve Birleşmiş Milletler Askerlerinin görevlendirilmesi üzerine Çin Halk Gönüllüleri, Ekim 1950’den sonra Kore savaşlarına fiilen katıldılar.

1951 sonunda geliştirilmeye çalışılan programlarla kapitalist düşüncenin kent ekonomisindeki tesirleri kırılmaya başladı. Önemli görevlerdeki eski tecrübeli bürokratların çoğu saf dışı bırakıldı. İktidarı pekiştirme amacıyla partinin bölge bürolarına geniş yetkiler verildi.

Yeniden yapılanmanın ilk yılları, SSCB ile sıkı bir işbirliğine dönüştü. Mao’nun Moskova’ya gidiş gelişinden sonra, 14 Şubat 1950’de Dostluk, İttifak ve Karşılıklı Yardımlaşma anlaşması imzalandı. 1952 yılında Devlet Plânlama Komisyonu oluşturuldu.

1953-1957 yılları, pekiştirme döneminin alınan kararlarını uygulamayla başladı ve devam etti. 1955 yılında yapılan ulusal konferansta Liu Shoaqi, Mao’dan sonra ikinci adam oldu. I nci Beş Yıllık  Kalkınma Plânı tam manasıyla uygulanmaya başlandı. Kırsal kesimde toprak dağıtımından sonra oluşturulan yardımlaşma ekiplerinin sayısı, 1954 yılı sonunda, yaklaşık 10 milyona ulaştı. Ekim 1955’te kooperatifler birleştirilerek, üst düzey tarım üreticileri kooperatiflerine dönüştürmeye yönelik bir kampanya başlatıldı. Böylece 1956 sonunda köylü ailelerinin %88’i ileri kooperatifler içinde teşkilatlanmış oldu. Mao’nun Şubat 1957’de yaptığı bir konuşmadan sonra tartışmalara, sosyalizme hizmet değerlendirmeleri esas alınarak belirli tahditler getirildi.

ABD ile SSCB arasında 1955-1957 yıllarında başlayan yumuşama havası, Çin’i dış politikada daha militan bir çizgi izlemeye itti. ABD’yi zayıflatma politikasını uluslararası  bir arenaya taşımak istedi. SSCB’nin 1957’de Çin’de nükleer silâhların yapımı için Çin’in savunma politikasını denetleme şartını öne sürmesi, SSCB’den kopma sürecini hızlandırdı. Mao’nun Kasım 1957’de Moskova’ya yaptığı geziden sonra ÇKP Merkez Komitesi iç ve dış politikaların geniş bir şekilde gözden geçirilmesi kararını aldı.

Daha sonra 1961’e kadar geçecek süre için ikinci kalkınma plânının yoğun tartışmaları yapıldı. Tartışmaların odağını Çin’e özgü bir sosyalist yapının esası teşkil ediyordu.

Bu dönemde, temel yatırımlara dayalı ekonomik programlar ve Sovyet tipi planlama bir yana bırakıldı. Böylece, II nci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda hedeflerin kesin olarak açıklanmadığı yumuşak bir yaklaşım tercih edildi. Büyük atılım hareketi için ağır sanayi kurma hedefinden vazgeçilmemekle beraber, ağırlık kentlerden kırsal kesime kaydırılarak güçlü bir tarımsal temel oluşturmaya özen gösterildi.

1965’e kadar üst kademelerde büyük bir değişiklikten geçen HKO, 1960 yılının sonlarında parti içinde önemli bir rol üstlendi.

Ekim 1964’de ilk atom denemesi gerçekleştirildi. Bununla beraber, süper güçleri caydırıcı kılacak nükleer bir seviyeye ulaşana kadar, yurt savunmasında, halk savaşını temel tutma politikası devam ettirildi. 1965 yılının sonlarında partiyi devrimleştirme çizgisinden uzaklaştırmayı hedef alan üst kademe yönetici ve subaylarca baltalandığı yönünde bir tesbit yapılması üzerine bazı yöneticiler tasviye edildi. Bu tasviye, yeni bir iktidar mücadelesi dönemini başlattı.

Bu tasviyeyi müteakip Şanghay’a çekilen Mao, özellikle ordunun elindeki iletişim araçlarını kullanarak seçilmiş bazı hedeflere eleştiriler göndermeye başladı. Beş ay kadar halkın önüne çıkmayan Mao, ordunun yanı sıra desteğini kazanmaya çalıştığı gençlere yönelik yeni bir eğitim programı üzerinde çalıştı. 7 Mayıs 1966’da orduya kültür ve eğitim konularında önemli sorumluluklar verildi. Bundan dokuz gün sonra parti, kitle örgütleri ve orduya gönderilen bir genelgede hareketlerin sağa çekilme çabalarına dikkat çekildi. Bu genelge ile birlikte eğitim sorunu ön plana çıktı. İlk defa Pekin Üniversitesine asılan büyük afişler ve duvar gazeteleri hızla çoğaldı. Öğretim üyelerine ve görevlilere sert eleştiriler yönelten öğrenciler, toplantılar düzenlemeye ve teşkilatlanmaya başladılar. 4 Ağustos 1966’da 16 maddelik bir karar yayımlandı. Bu kararda kültür devriminin ana hatları ortaya kondu. Akın akın Pekin’e gelen yarı askeri gruplar, Kasım sonlarına kadar başkenti sarsan eylemlere başladılar. Aralık başında eylemler yerel düzeyde yönetime el koyma biçimine dönüştü. Önemli kurumları işgal eden ve parti ile devlet kademelerinde temizlik hareketine giren ordu mensupları, birçok alanda fiilen yönetimi üstlendi. Bunalım Temmuz 1967’de iyice tırmandı. Silâhlı gruplar arasında baş gösteren çatışmalar ciddi karışıklıklara yol açtı. Deneyimli kadroların öncülüğü ile merkezi denetime dayalı basit ve işlek bir yönetim oluşması sağlandı. Ekim 1968’de Merkez Komitesi, Kültür Devri’nin amacına ulaştığını açıklayarak, yeni bir parti ve devlet sistemi oluşturma görevi ve gereğini ortaya koydu.

1969-1971 yılları, Çin’in kabuğundan çıkarak dış dünyaya açılmasının başlangıcı oldu. Birçok ülkeyle diplomatik ilişkiler kuruldu ve Çin Halk Cumhuriyeti 1970 yılında Birleşmiş Milletlere kabul edildi. 1971 yılında, Mao’dan sonra idareyi alacak kişi olarak gösterilen Lin Biao, başarısızlıkla sonuçlanan bir darbe girişiminde bulundu. SSCB’ye kaçarken uçak kazasında öldü.

1972-1987 yılları, ölen Lin Biao yandaşlarının tasviyesi ve geciken parti içi düzenlemeler, V nci Beş Yıllık Kalkınma Plan’ında tarım, sanayi, ulusal savunma, bilim ve teknoloji alanlarında geniş modernleşme çalışmaları, Mao’nun da içinde bulunduğu üst düzey yöneticileri içine alan bir eleştiri kampanyası ve büyüme hızlarının yeniden yerleştirilmesi çalışmaları ile geçti. Reformcu politikaların ve dış dünyaya açılmanın getirdiği değişikliklerle halk ve özellikle gençler arasında daha geniş demokratik haklara yönelik bir hareket oluştu. Parti yönetimi, bunu başlangıçta “Burjuva Liberalizmi” diye kabul etti ve sert önlemler aldı. Bu önlemler siyasi gerginliğe sebep oldu.

1972 yılının Şubat’ında ABD Başkanı Nixon, Çin’e ziyarette bulundu. Bu ziyarette ikili ilişkilerin gelişmesine yardım etti. Ticari ve kültürel alanda ilerlemeler kaydedildi. 1979 Ocak ayında tam diplomatik ilişkiye geçildi.

1989 yılında Tiananmen Meydanı’nda toplanan öğrencilerin giriştiği protesto eylemi geniş bir kitle desteği oluşturdu. Göstericilere karşı ılımlı tutum sergileyenler saf dışı bırakılarak Haziran 1989’da öğrenci hareketleri kanlı bir şekilde bastırıldı. Ardından parti ve devlet yönetiminde, sertlik yanlılarının dedikleri şekilde, köklü değişikliklere gidildi. Ekonomik reformlara devam edilmekle birlikte siyasal ve kültürel alanda sosyalist ideolojiye katı, tavizsiz bağlılık sergilendi.

Milâttan önce binlerle ifade edilen yıllara ait bir tarih, bu tarihin içinde varolma mücadelesi, Çin ırkının yerleşme, yurt edinme çabaları ve asırlarca süren sülâlelerle idare edilme, yönetilme yıllarını arkada bıraktı.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin, şimdi yurt olarak üzerinde bulunduğu topraklarda, bugünkü durumuna gelene kadar yaptığı savaşlar, iç ve dış çatışmalar neticesinde 1900’lü yıllara gelindi.

1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulması ve 1999’da 20 nci yüzyılın bitişine çok az bir süre kala 50 nci kuruluş yıldönümünün büyük ve gösterişli törenlerle kutlanması günleri yaşandı.

1989’daki Tiananmen Meydanı gösterilerinin kanlı bastırılmasından sonra 1990’da, Şanghayda ilk borsanın açılması görüldü. 1992’de ekonomik reformların hızlandırılma süreci yaşanırken 1993’de Ciang Zemin iktidara geçti. 1995, 1996’da Tayvan’da ilk devlet başkanlığı seçimleri yapılmadan önce Çin Halk Cumhuriyeti’nin Tayvan denizine attığı füze, ortamı bir anda gerginleştirdi. 1997 yılında Deng öldü. İngiltere, Hong Kong’u Çin’e geri verdi. 1998’de Zu Rongji Başbakan oldu ve aynı yıl ABD Başkanı Bill Clinton Çin’e resmen ziyarette bulundu.

1999’da, 10.000 kadar Falungong tarikatı üyesi protesto gösterileri başlattı ve bastırıldı. Mayıs ayında Kosova harekâtında NATO uçaklarının, Çin’in Belgrad Büyükelçiliğini vurması ülke çapında ABD karşıtı gösterileri ateşledi.

Neden hep tek renk kumaş dokuyorsunuz? Sorusuna verilen cevapta geçen, “bugüne değin amaç, en azından herkesin örtünmesini sağlamak. Hedef, yarım milyar nüfusta tek kişiyi dahi çıplak bırakmamak, renk sonra gelir”[10]; kısaca Çin’in bügün geldiği durum düşünüldüğünde azimle çalışmanın onları dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline getirdiği görülecektir.

[1] AnaBritannica Cilt-6, S.443.

[2] Dr. Wolfram Eberhard, Çin Tarihi, Ankara: Türk Tarih Kurumu yayınlarından, XIII. Seri-No.3, 1947, S.29.

[3] A.g.e. S.45.

[4] A.g.e. S.123.

[5] A.g.e. S.86.

[6] A.g.e.  Resim-7.

[7] A.g.e.  Resim-36.

[8] A.g.e.  Resim-9

[9] P.C. Fitzgerald, Çin İhtilali Çeviren Mahmut GARAN, İstanbul: Tan Matbaası, 1966, S.9.

[10] Özgen Acar, “Çin Yüzyılı’na Doğru” Cumhuriyet Gazetesi, 28 Eylül 1999

Tags:


About the Author



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Back to Top ↑